Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 1, 1 Ekim 1998

SÜPER-GÜÇ NE KADAR GÜÇLÜ?

 

 

Bugünlerde ABD’yi yeryüzündeki tek süper-güç olarak adlandırmak iyice sıradan bir lafa dönüştü. Bu, tam olarak ne demek? Bu ifade, ABD’nin jeopolitik arenada epeyce ezici bir güç olduğu izlenimi yaratıyor. Peki bu doğru mu? Yoksa ABD Mao Zedung’un dediği gibi bir “kağıttan kaplan” mı?

Jeopolitik gücü tartışırken ilk aklımıza gelen şey, askeri güçtür. ABD hükümetinin emrinde olan askeri donanıma bir de son derece sıkı eğitimden geçmiş silahlı kuvvetlerini eklediğimizde, ABD’nin bu hususta, başka herhangi bir devletten, muhtemelen açık arayla önde olduğu, kuşku götürmez görünüyor. Ama askeri üstünlüğe ilişkin iki can alıcı mesele var. Birincisi, olası bir gerçek savaşta, düşman gücün savaşı kaybetmeden önce ABD’ye ne denli hasar verebileceğiyle ilişkilidir. Söz konusu hasar, hem olası can kaybı, hem de ABD’nin kendisinin maruz kalacağı potansiyel maddi hasar olarak hesaplanmalıdır. Çünkü eğer bir başka devlet savaşta ABD’ye yeterli derecede hasar verebilecekse, kazanacak olan kendisi olsa da, savaşmak ABD için uygulanabilir bir seçenek sayılmayabilir. ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşta durum tam da böyleydi. Bu durum günümüzde de hala geçerli mi değil mi?

Ayrıca, hesaba katılması gereken ikinci bir mesele daha var. Savaş ilanı, o ülke halkının şu veya bu oranda rızasını da gerektirir. Bu rıza genellikle vatansever duyguların canlandırılmasıyla sağlanır. Ama vatansever duyguların da sınırları vardır: halk savaşın kendi açısından haklı olduğuna ve askeri zaferin ulaşılabilir bir amaç olduğuna ikna edilmek zorundadır.

Bugün, bu koşulların hiçbiri tam anlamıyla sağlanmış değil. Bir başka devletin ABD’ye çok önemli askeri hasarlar vermesi ihtimali, ABD’nin halihazırdaki en büyük kaygılarından birini oluşturuyor. Bu, nükleer gücün yayılmasına olduğu kadar, çeşitli ülkelerin kimyasal ve biyolojik savaş kapasitelerinin artmasına karşı uygulanan sürekli ve ağır baskıyı da açıklıyor. ABD hiç kuşkusuz bu süreci yavaşlatmış ve bu alanlardaki sınırlarını muhafaza edebilmişse de, bu silahların yayılmasının önüne geçme çabası önümüzdeki 10-25 yıl içinde boşa gidecek bir çaba gibi görünüyor.

ABD açısından daha da kaygı verici olansa, ünlü “Vietnam sendromundan” muzdarip ABD halkının tavrıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda, Nazizm’in dehşet verici yüzü ve Japonlar’ın Pearl Harbor saldırısı sayesinde, halk desteği için epeyce güçlü bir temel mevcuttu. Soğuk Savaş döneminde, Vietnam’a yapılan müdahalenin yararı ve meşruiyeti konusunda o zaman da Amerikan kamuoyu farklı kamplara bölünmüşse de, vatanseverlik duygularını harekete geçiren şey komünizm tehdidiydi. Körfez Savaşı patlak verdiğinde ABD halkının desteği ancak hiçbir can kaybı olmaması şartına bağlı olarak sağlanmıştı. Ve bu nedenledir ki Başkan Bush Bağdat’a yürümeyi aklının ucundan bile geçirmemişti. ABD’nin Bosna’da ya da Kosova’da ciddi bir askeri eylemde bulunma konusundaki büyük isteksizliği ise, açık ki büyük ölçüde şu bilgiye dayanıyordu: kara kuvvetlerini devreye sokmak pek çok Amerikalının canına mal olacak uzun ve bedeli yüksek bir çatışmaya yol açacak, dolayısıyla ABD kamuoyu bunu desteklemeyecekti. Amerikan kamuoyu böylesi bir müdahaleyi ne meşru görecek, ne de kısa yoldan bir askeri zafer kazanılabileceğine inanacaktı.

Elbette askeri güç bir boşlukta oluşmaz. Hem ekonomik, hem de politik açıdan ülkenin güçlü olmasını gerektirir. Bu açıdan bakıldığında da, ABD’nin hala bir süper-güç olarak nitelenebileceği kuşkuludur. ABD’nin ekonomik gücü ayrı bir inceleme yazısında ele alınmaya değer bir konudur. Şimdilik, son beş yılın ABD’sinin ekonomik gücü konusundaki balonun fazla ciddiye alınmaması gerektiğini belirtmekle yetinelim. Gerçek şu ki, dünya-ekonomideki* göreli ekonomik güç açısından bakıldığında, ABD doruk noktasına 1945’te ulaşmıştır ve o gün bugün gayet istikrarlı bir düşüş içindedir. Bu düşüş 1960’ların sonlarına dek pek de fark edilebilir bir derecede değildi, ama bu tarihten sonra tüm dünya, üç büyük ekonomik güç merkezinden -ABD, Batı Avrupa (veya Almanya) ve Japonya’dan- söz etmeye başladı; bu üçlünün pek çok açıdan az çok eşit durumda olduğu da açıktı. Önümüzdeki 10-25 yıl içinde bu durumun değişme olasılığı çok düşük; değişecek olursa da bu, büyük olasılıkla ABD’nin göreli ekonomik gücünün daha da azalması biçiminde olacaktır.

Bu üç gücün denkliği, kısa vadede iki sonucu beraberinde getiriyor. Birincisi bu durum, eğer ABD askeri harcamalara daha az para ayıracak, ya da, eğer harcamalarını bugünkü düzeyde tutacaksa, ABD’nin rekabet gücünün daha da azalacağı anlamına geliyor. İkinci sonuçsa, bu üçlüyü oluşturan ayakların artık ciddi, kayda değer rakipler konumuna geldikleridir -ki bu da, ABD’nin politik gücünü derinden etkilemektedir.

ABD’nin politik gücü, genellikle liderlik başlığı altında tartışageldiğimiz konuyla ilgilidir. ABD, Sovyet bloğuna karşı Hür Dünya denen bloğun “liderliğini” yaptı. Bunun anlamı, ulaşılacak temel politik amaçları ve süregiden politik mücadelelerin strateji ve taktiklerini ABD hükümetlerinin belirlemesiydi. Politik kararların uygulanmasında başı çeken ABD’ydi, müttefiklerinin onu bu misyon uğruna desteklemelerinde ısrar eden de, yine ABD’ydi.

Bu liderlik tanımı, ABD’nin NATO’daki ortakları ve Japonya’yla 1950’li ve 1960’lı yıllarda kurduğu ilişkiyi tasvir etmektedir. Ancak daha sonraları, söz konusu müttefiklerin ekonomik güçlerinin artmasıyla, bu tanım doğruluğunu gittikçe yitirdi. 1970’li yıllarda, -aslında bir kılıftan, ABD’nin Batı Avrupa ve Japonya’ya kağıt üzerinde verdiği bir tavizden başka bir şey olmayan- “üç-yanlılıktan” (trilateralism) söz edilmeye başlandı. ABD’nin müttefikleri, o dönemde, yani SSCB var olduğu sürece, ABD’nin dünya ilişkilerindeki rolünü azaltmak için çok da istekli değillerdi. Fakat 1989’dan bu yana, bu üçlünün politik görüşlerinin yavaş yavaş ayrışmakta olduğu ve bu ayrışmanın önümüzdeki on yıl içinde daha da hızlanacağı iyice açıklık kazanmış durumda.

Bir devlet olarak ABD’nin gücünü değerlendirirken, bir sıralamadaki yeri ölçü alan güç ile bir kavram olarak hegemonyayı birbirinden ayırmak gerekir. Bugün rakipleriyle arasındaki uçurum azalmış olsa da ABD hala dünyadaki en güçlü devlet konumundadır. Fakat, artık 1945-70 yılları arasında olduğu gibi hegemonik bir güç değildir. Hegemonik bir güç olmak, ekonomik açıdan diğerleriyle arayı gerçekten kayda değer ölçüde açmış olmaktır. Dolayısıyla, istediği her şeyi, sadece görece önemsiz tavizler pahasına ve neredeyse her zaman, politik yollarla elde edebilmek demektir. Askeri güç yolunu, çok nadiren kullanmak, hatta, hiç kullanmak zorunda KALMAMAK demektir. Askeri güç kullanmanın bırakın tehdidini, salt imasının bile, rakibi pes ettirmeye yeterli olması, dolayısıyla da zor kullanmaya gerek kalmaması demektir. Durum bir zamanlar, 1945’ten yaklaşık 1970’e kadar buydu. Ama artık değil.

Bugün ABD, dünya-ekonomideki gelişmelerin kendi kontrolünün gitgide daha çok dışına çıktığının farkında. Artık ABD’nin dünya arenasında diğer devletlerce yaygın kabul gören açık politik amaçları yok. Müttefikleri ise kendi özerk strateji ve taktiklerini hayata geçirmenin peşindeler. Ve hepsinden öte, ABD, öyle kolay kolay uzun ve bedeli yüksek bir savaşa girişemeyeceğinden, kendi kendisinin prangası olan bir askeri güçtür. Dahası, ABD’nin bu konularda bir ilerleme kaydedebileceğine dair ufukta küçük bir umut ışığı da yok. Tam tersine. Ve aslında, Amerikan kamuoyunun ABD gücündeki düşüşten duyduğu hoşnutsuzluk ve hüsranın, ABD iç politikasının büyük kısmını açıkladığı da ileri sürülebilir. ABD henüz kağıttan bir kaplan değil, hala dünyadaki tek süper-güç de olabilir; ama önümüzdeki 10-25 yıl içinde dünyanın izleyeceği yolu ne ölçüde belirleyebilir? Ben pek de fazla belirleyemez diyorum.

1 Ekim 1998

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage