Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

10, 15 Şubat 1999

CLINTON’I İTHAM ETMEK

 

 

Clinton, kendisine getirilen iki suçlamayla ilgili olarak da beraat ettiğine göre, belki de bu uzun politik dramanın en düşündürücü yanı üzerinde durmanın zamanı gelmiştir. Bill Clinton 20. yüzyılda Demokrat Parti içinden çıkan en muhafazakar başkan oldu. Clinton, Demokrat Parti içinde, sol eğilimleri son kırıntısına kadar ortadan kaldırmayı amaçlayan hareketin lideri olarak önem kazandı. Amerikan halkına “bildik şekliyle refah devletini sona erdirme” sözü verdi ve gerçekten de Demokrat Parti’nin çoğunluğunun itirazlarına rağmen bunu başardı.

Cumhuriyetçilerin, politikada kendini merkezciliğe böylesine hasretmiş bir figürü hoşgörüyle karşılayabilecekleri düşünülebilirdi. Bununla birlikte, Clinton 1993’te başa geçtiğinden beri sağ kanat cumhuriyetçilerin, özellikle de Clinton’ın da geldiği yer olan Güney eyaletlerinden cumhuriyetçilerin kesintisiz nefret nesnesi oldu. Clinton’dan önce yalnızca tek bir Demokrat başkan böylesi bir nefretle karşılaşmıştı -Franklin Delano Roosevelt. Ama Roosevelt özellikle kuzeydoğu eyaletlerindeki varlıklıların tepkisini çekmişti; söz konusu kesim onu, Yeni Düzen’in* babası olduğundan “sınıfına ihanet eden” eski “aristokrat” bir ailenin son üyesi olarak görüyordu. Fakat Clinton, Roosevelt’in aksine, merkezin soluna değil merkezin sağına uygun bir politika izliyor ve zengin değil yoksul bir aileden geliyor.

Bu ilginç nefreti açıklayabilmek için, ABD’ye dört farklı zaman prizmasından bakmamız gerekiyor. Bu prizmalardan yalnızca biri salt Birleşik Devletler’le bağlantılı. İlki, ABD’de olduğu kadar dünyanın her yerinde de temel nitelikte kültürel bir kopuşu yansıtan 1968’dir. 1968’le simgelenen, eğer en önemlisi değilse bile, adı en fazla kötüye çıkmış gelişme, bu tarihten önce pek çok ülkede töresel olduğu düşünülen değerlerden kesin bir kopuşun yaşanmasıydı. Vietnam Savaşı’nda ABD’nin oynadığı role karşı çıkan muhalefet ABD’deki 1968 devrimine damgasını vurdu. Uyuşturucu kullanımına ve her türden cinsel ilişkiye hoşgörüyle yaklaşım da ABD’deki 1968 devrimine damgasını vuran öğelerdir. Bill Clinton işte bu kuşaktandır. “Karşı-kültür”ün aşırı bir yandaşı olduğunu söylemek zor, ama o da Vietnam Savaşı’na karşı çıkmıştı. Askere alınmamayı başarmıştı. Marihuana içmişti. Ve elbette, kürtaj hakkını, eşcinsellere ve lezbiyenlere adil davranmayı ve mahremiyet hakkını savunuyordu. Bugün Hıristiyan sağ dediğimiz oluşum tam da bu kültürel değişimlerin bütününe karşı savaşmak üzere ortaya çıkmış bir politik hareketti. Bu oluşumun kısa zamanda keşfettiği şeyse, bu konulardaki görüşlerinin artık yalnızca kuşatılmış bir azınlık tarafından paylaşılıyor olmasıydı.

İkinci zaman prizması daha uzun bir süreyi kapsıyor. Başlangıç tarihi olarak 1945’i alıyorum. 1945’e kadar, bütün Batı ülkelerinde, daha doğrusu dünyadaki bütün ülkelerde olduğu gibi ABD’de de politik, ekonomik ve toplumsal güç çoğunluğu oluşturan etnik grubun erkek üyelerinin elindeydi. ABD örneğinde bunlar WASPlar (White Anglo-Saxon Protestants) adı verilen Beyaz Anglo-Sakson Protestanlar’dı. Bütün başkanlar, ulusal politika seçkinlerinin tümü, Yüksek Mahkeme’nin üyeleri, büyük şirketlerin başındakiler, üniversite rektörleri (ve hatta profesörleri), neredeyse bunların tamamı WASPlara mensuptu. Savaş sonrası dönem, cinsel töresel değerler alanında yaşanan kültürel devrimin yanısıra, muhtemelen daha önemli bir kültürel devrim getirdi. Bu devrim, bugün ABD’de “çokkültürcülük” dediğimiz şeydir. 1945’ten bu yana erkek WASPlardan olmayan kimseler de, tüm ABD yapılarında önemli konumlara yükseldi (pek çok başka ülkede de paralel gelişmeler yaşandı). ABD’de, yaşanan bu değişim büyük ölçüde Demokrat Parti’de yansımasını buldu. Clinton’a getirilen suçlamaların oylamaya sunulduğu Beyaz Saray Adliye Komitesi’ne bir göz atalım. Cumhuriyetçi kanatta suçlamalar lehine oy kullananların neredeyse hepsi WASP mensubuydu; neredeyse hepsi Güneyliydi ve biri dışında hepsi erkekti. Demokrat kanatta suçlamalara aleyhine oy kullananlar Katolikler, Yahudiler, Siyahlar, kadınlar, bir eşcinsel ve Güneyli WASP bir erkekti. Erkek WASPların bu tutkulu başkaldırısında, ABD toplumundaki rolllerini gittikçe kaybettikleri düşüncesi de etkili değil mi?

Üçüncü zaman prizmasını, salt Amerika’yla bağlantılı olan prizmayı 1865’e -İç Savaş’ın sonuna, Siyah Amerikalıların özgürlüklerini kazandığı, oy hakkını elde ettiği tarihe- yerleştirebiliriz. O tarihten bu yana, Güneyli seçkinlerin en büyük politik korkusu, Siyahlarla yoksul Beyazların bir seçim ittifakına gitmesi olageldi. ABD politikasının, özellikle Güney’de, ağırlıklı olarak bu konu çevresinde döndüğü söylenebilir. Başlangıçta, önce Yeniden Yapılanma döneminde, sonra da ABD popülist hareketinin ilk günlerinde böylesi bir ittifak oluşuyormuş gibi göründü. Ama bu, Siyahlardan oy hakkının geri alınmasıyla ve yoksul Beyazların duygularını kanalize etmek üzere Ku Klux Klan’ın oluşturulmasıyla bastırıldı. Güney, en muhafazakar Demokratlar’ın denetiminde tek partili bir Demokrat bölgesi oldu. Ku Klux Klan dağılınca ve Siyahlar 1945’ten sonra oy haklarını yavaş yavaş yeniden kazanmaya başlayınca, muhafazakar Güneyli Demokratlar Cumhuriyetçi parti saflarına katıldılar. 1990’lı yıllara gelindiğinde, tek partili Demokrat Güney’i neredeyse tek partili Cumhuriyetçi Güney’e dönüştürmeyi başarmışlardı. Clinton’ın Güney’de temsil ettiği şey, merkeze yakın yoksul Beyazlarla Siyah seçmenlerin ittifakıdır. Bu nedenle Clinton, 1890’lardan bu yana ABD’nin Güney’ine hakim muhafazakar politikalara en büyük tehditi temsil ediyor. Güney’den gelen Cumhuriyetçi sağın Clinton’a karşı böylesine olumsuz duygular beslemesine şaşmamak gerekir.

Son olarak, bir konuya daha değinmekte yarar var. Roosevelt’in, Eisenhower’ın, Kennedy’nin, Johnson’ın ve başka birçoğunun metresleri ve ilişkileri olduğu herkes tarafından biliniyordu, ama kimse bunları kamuoyu önünde bir sorun yapmadı. Bunlar herkesin bilgisi dahilindeydi ama kamusal bilgiler değildi. Bunun nedeni, politik muhalefetin ve basının kendini kısıtlamasıydı. Peki böyle bir kısıtlama neden bugün yok? İnsanlar evlilik dışı ilişkilere daha farklı bir yaklaşım sergiliyor değil (üstelik, eskiden Püriten ahlak daha güçlüydü). Ama gerçek şu ki, devlet kurumlarının genel meşruiyeti, dolayısıyla da Başkan’a “saygı” ciddi ölçüde azalmış durumda. Dünyanın her yerinde olduğu gibi ABD’de de Başkanlığa duyulan saygının azalmasından Clinton sorumlu değil. Tam tersine, başkanlığa duyulan saygı azaldığı içindir ki politik muhalefet ve basın, eskiden herkes tarafından bilinen ama sorun teşkil etmeyen bir bilgiyi kamusal bir sorun haline getirmede kendilerini özgür hissettiler. Clinton’ın itham edilmesine ilişkin belki de en dikkat çekici şey, sıradan insanların devlete karşı benimsedikleri tavırdaki değişim. Öte yandan, bu değişimin açıklanması ABD’de olup bitenlerin çok ötesine uzanıyor ve burada yapabileceğimizden çok daha kapsamlı bir çözümlemeye ihtiyaç duyuyor.

15 Şubat 1999

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage