Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
12, 15 Mart 1999
NATO’NUN GENİŞLEMESİ
12 Mart 1999’da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve
Macaristan resmen Kuzey Atlantik Paktı üyesi oldular. Polonya Devlet Başkanı
“tarihimizin en önemli günü bu” dedi; politik yelpazenin her kesiminden
Polonyalı mest olmuştu. Çek ve Macar halkı, geneli itibarıyla bunu olumlu bir
gelişme olarak gördüyse de, durumu daha sakin karşıladı; iki ülkede de bir
miktar muhalefet olduğu bile söylenebilir. NATO’nun kıdemli üyelerinin
tepkisiyse epeyce farklı oldu. Tek tük birkaç kişiden yüreklendirici alkışlar
duyulduysa da, politik liderlerin büyük bölümü neredeyse kayıtsız kaldı; az bir
kısmı düşmanca bir tavır takındı; ve çoğunluğu endişe içinde, Rusya’nın
hoşnutsuzluk ve korkularının nasıl yatıştırılacağını düşünmeye koyuldu. Böylesine
önemliymiş gibi görünen bir olayda, güçlü pozitif tepkilerin bu kadar az olması
ilginç bir durum.
Polonyalılar’ın neden bu denli coşkulu
olduğunu anlamak çok zor değil. Polonya’nın bugünkü Dışişleri Bakanı (Komünist
hükümete karşı mücadele yıllarında Solidarnosc* hareketinin önemli
isimlerinden, saygın bir ortaçağ uzmanı) Bronislaw Geremek, NATO’ya girişin
Polonya için İkinci Dünya Savaşı’nı nihai anlamda sona erdiren gelişme olduğunu
söyledi. İkinci Dünya Savaşı, hatırlayacak olursak, Almanya’nın 1 Eylül 1939’da
Polonya’yı işgal etmesi ve İngiltere ile Fransa’nın bu nedenle Almanya’ya savaş
ilan etmesiyle başlamıştı. Polonya elbette Almanlarca çiğnenip geçildi;
1945’ten sonraysa Sovyetler’in vasiliği altına girdi. Geremek galiba şunu
söylemek istiyordu: Batı dünyası Polonya’ya yeniden hoşgeldin derken, ta
1939’da Polonyalılar’a verdiği sözü nihayet 1999 ortalarında yerine getiriyordu
aslında. Bir ölçüde bütün Doğu/Orta Avrupa devletleri için geçerli olduğu gibi,
Polonya için de, NATO’ya kabul edilmek, Batı dünyasının içkin bir parçası
olarak tanındığının simgesel bir göstergesi; bu devletler, politik, askeri,
ekonomik ve kültürel nedenlerle, Batı dünyasının bir parçası olarak tanınmayı çok
ama çok arzuluyorlar. Öte yandan NATO’ya kabul edilmek elbette, tarihsel olarak
eskiden beri emperyalist bir dış tehdit olarak gördükleri Rusya’ya karşı
korunmayı da simgeliyor.
Peki eski NATO üyelerindeki kayıtsızlık neden?
Öncelikle, bir kurum olarak bizzat NATO’ya dönük olarak ciddi bir kayıtsızlık
mevcut. Bunun başlıca nedeniyse açık. ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson bundan
elli yıl önce NATO’nun hedeflerini ortaya koyarken öncelikli vurguyu, Birleşmiş
Milletler’in düzgün işleyişi önündeki “Sovyetler engellemesine” yapmıştı. Bugün
bunun geçerli bir mesele olduğunu söylemek pek mümkün değil. NATO, ABD’nin
Soğuk Savaş denen dönemdeki stratejisinin unsurlarından biri olduğu ölçüde,
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Doğu/Orta Avrupa ülkelerini SSCB
ordusuna bağlayan Varşova Paktı’nın çözülmesinden sonra, NATO’nun işlevinin de
bütünüyle ortadan kalktığını söyleyebiliriz.
Peki
NATO neden hemen ertesi gün ortadan kalkmadı? Bu pek yerinde soru kamuoyunda
hiç etraflıca tartışılmadı; bildiğim kadarıyla kapalı kapılar ardında da
tartışılmadı. Ama tabii ki yine de zihinleri meşgul eden bir soruydu bu ve NATO
üyesi ülkeler bu mesele karşısında farklı tepkiler ürettiler.
ABD
açısından bakıldığında, NATO’nun çok önemli ikinci bir işlevi daha vardı. NATO,
ABD için, Batı Avrupa hükümetlerinin jeopolitik sahnede fazla bağımsız çıkışlar
yapmalarının önünü kesen bir mekanizmaydı. ABD’nin, Sovyetler Birliği’yle
süregiden politik-ideolojik mücadelenin bir parçası olarak kullandığı sav,
birleşik bir politik cephenin korunması gerektiğiydi. Sovyetler Birliği’nin
çökmesiyle birlikte, ABD bu savı artık kullanamayacak olmanın telaşına kapıldı.
Yeni savlar aradı; iki tane de buldu. İlkine göre, NATO
dünyanın geri kalan kısmındaki (Irak ya da Kuzey Kore gibi) haydut devletler
olarak adlandırılacak olan bazı devletleri kontrol altında tutmak durumundaydı.
İkincisine göreyse, Balkan bölgesinde barışı sağlamak için gerekli askeri gücü
sağlayacak asli organizasyon ancak NATO olabilirdi.
İki sav
da Batı Avrupalıların çok hoşuna gitmedi. Bir kere, Irak gibi ülkeler
karşısında uygulanması gereken politikalar konusunda öyle her seferinde ABD ile
aynı fikirde olmuyorlardı. Ve ikincisi, ABD’nin Balkanlar’da Batı Avrupa’ya
önerdiği rol, yani hava kuvvetlerini ABD’nin, kara kuvvetlerini Batı
Avrupalıların sağlaması planı, hiç mi hiç hoşlarına gitmemişti. Böylece NATO,
ABD ile Batı Avrupa arasında bir politik gerilimin kaynağına dönüştü.
Öyleyse Batı Avrupalılar neden NATO’yu öylece ölmeye
bırakmadılar? Bu sorunun basit yanıtı, Batı Avrupalılar’ın ne yapacakları
konusunda ortak bir tavır geliştirememelerinde yatıyor. Kısa vadeli taktiklerin
ve orta-vadeli stratejilerin ne olması gerektiği konusunda üç ana ülkenin de
-Fransa, Almanya ve İngiltere- şu veya bu biçimde farklı vizyonları vardı.
Yerine ne koyacaklarını belirlemeden NATO’yu ölüme bırakmak gibi dramatik bir
işe kalkışmak, göze alabilecekleri bir şey değildi.
Tüm bunların üstüne, Doğu/Orta Avrupa
devletlerinin NATO’ya katılma talepleri geldi. ABD’nin de Batı Avrupalı
devletlerin de ilk tepkileri talebe mesafeyle yaklaşmak oldu; bu konuyu gündeme
getirmemek için epeyce çaba sarfedildi. Bunun üzerine, Doğu/Orta Avrupalılar, özellikle
de Polonyalılar kurnazca bir manevrayla, kampanyalarının ağırlığını diplomatik
görüşmelerden ABD iç politikasına kaydırdılar. Doğu/Orta Avrupa, özellikle de
Polonya kökenliler ABD’de geniş bir nüfusa sahiptir. Dolayısıyla, ABD’deki
diasporalarını, göçmen topluluklarını harekete geçirdiler, sıkı bir lobi
faaliyetine giriştiler. ABD’nin iç politika dinamikleri öyle bir şekilde
işlerdi ki, top bir kez yuvarlanmaya başladığında durdurmanın yolu olmazdı.
Bu noktada, Batı Avrupalılar da baskıyı
hissetmeye başladılar. Bu yeni üyelerin katılımını veto ederlerse, bu ülkelerle
diplomatik ilişkilerinin bozulma riskini göze almaları gerekecekti. Almanlar özellikle
Polonya’nın muhtemel reaksiyonu konusunda duyarlıydılar.
Ve böylece sonuçta herkes bu üç ülkenin
katılımı lehine oy kullandı; ama isteksizce ve zihinlerinde herhangi bir reel
politika hesabı veya askeri emeller olmaksızın. Elbette bu gelişmeler Rusları
hayal kırıklığına uğratmıştı ve gönülleri alınmalıydı. Bu yönde çeşitli adımlar
atıldı: NATO’ya yeni giren bu üç ülkede ne herhangi bir nükleer silah
konuşlandırılacak ne de stratejik üs bulundurulacaktı. Daha önemlisi,
muhtemelen, başka ülkelerin, özellikle de üç Baltık devletinin, NATO üyeliklerinin
belirsiz bir tarihe ertelenmesini öngören üstü kapalı bir anlaşmaya gidildi.
Bunu, hem de şu içinde olduğumuz ayda, bir Polonya gazetesine yazan Zbigniew
Brzezinski’den başkası değildi. Alaycı birisi herhalde bu noktada hemen ABD
kentlerindeki Estonyalı nüfusunun Polonyalılardan daha az olduğunu belirtme
ihtiyacı duyardı. Bu erteleme yalnızca ABD’yi değil, Batı Avrupalıları da
rahatlatacaktı.
Sonuçta, tarihi önemdeki bir
olaya tanık olmaktayız ve bu olay, Varşova dışında her yerde rahatsızlık
yaratmış durumda. Dünyadaki NATO destekçisi kontenjanının ana unsuru olduğu pek
söylenemeyecek olan Varşova’nın ise keyfi gayet yerinde. Muhtemelen bundan daha
önemli olan gelişmeye gelince: Tony Blair, üç ülkenin NATO’ya kabulünden birkaç
gün önce, NATO’dan bağımsız (ve çok büyük olasılıkla bu üç çiçeği burnunda NATO
üyesini kapsamayacak) bir Avrupa ordusu kurma yolundaki çabalara katılacağını
açıkladı.
15 Mart 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage