Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

 

13, 1 Nisan 1999

BOMBALARI SALLAYIN!

 

 

Küçükken izlediğim savaş filmlerinde çok rastladığım bir sahne vardı: düşman toprakları üstünde uçmakta olan kahraman Amerikan pilotu, “Bombaları sallayın!” diye haykırırdı. Böylece düşman mahvolur ve barış sağlanırdı: iyiler kazanırdı. Bugün Başkan Clinton, ABD ve NATO pilotlarını tam da böyle bir göreve, Yugoslav hükümeti ve onun, Clinton’ın Hitler’e benzettiği lideri üzerine gönderiyor. Bir savaş patlak verdiğinde, ki bu yaşanan gerçekten bir savaş, onun hakkında bir yargıya varabilmek için meseleyi şu üç düzeyde ele almalıyız: hukuki düzey, ahlaki düzey ve politik düzey.

Hukuki açıdan, bombalama, bir saldırı edimidir. Uluslararası hukuk açısından bütünüyle haksızdır. Yugoslav hükümeti kendi sınırları dışına taşan hiçbir şey yapmadı. Yugoslavya sınırlarının içinde olup bitenlerse düşük-düzeyde bir iç savaştır; ABD ve başka güçler kendilerine arabuluculuk rolü atfederek bu iç savaşa burunlarını sokmuşlardır. Bu arabuluculuk bir ültimatom formundaydı, yabancı askeri güçlerin garantörlüğünde ve taraflara dikte edilen koşullar uyarınca yapılacak bir ateşkes öneriliyordu. Başlangıçta iki taraf da bu uyarıyı dikkate almayarak ABD’yi epeyce kızdırdı. ABD Kosovalılara ateşkes koşullarını kabul etmedikleri sürece (ve kabul edilene kadar) Sırpları bombalayamayacağını bildirdi. Kosovalılar nihayet koşulları kabul etti; şimdi, ABD/NATO ülkeyi bombalıyorlar.

Kuvvet Siyaseti’nin geçerli olduğu reel dünyada, ulusal egemenlik olgusu pek bir anlam ifade etmiyor. ABD, kendisinden küçük bir ülkenin egemenlik haklarını çiğneyen ne ilk ne de son devlet olacak. Ama durumun adı da konulmalıdır. Gelin lafı hiç döndürüp dolaştırmadan söyleyelim: ABD’nin bu yaptığı saldırganlıktır ve uluslararası hukuka göre bu, yasadışı bir edimdir.

Elbette hukuki durum olayın ahlaki durumuyla ilgili doğrudan bir şeyler söylemez. ABD/NATO yaptıklarını şu savla meşrulaştırmaya çalıştı: Yugoslav hükümeti temel insan haklarını çiğnedi, biz de ahlaki bir yükümlülük olarak (yani hukuğun sınırlarını göz ardı ederek) müdahale etmek zorunda kaldık. Öyle mi, o zaman gelin ahlaki doğru ve yanlışlardan konuşalım.

Şahsen benim, Yugoslav hükümetinin tıpkı daha önce Bosna-Hersek’te, doğrudan ya da aracılar yoluyla yaptıklarından dolayı suçlu olduğu gibi Kosova’daki tüyler ürpertici uygulamalardan dolayı da suçlu olduğu konusunda hiçbir şüphem yok. Elbette karşı taraf da, şu anda Kosova Özgürlük Ordusu ve önceki savaşta Hırvatlar ve Bosnalılar da, yaşanan vahşetten dolayı suçlular. Ama oturup kimin diğerinden daha fazla şiddet uyguladığının aritmetik hesabını yapmayacağım. İç savaşlarda halkların içindeki en berbat şeyler, ne varsa, açığa vurur ve son beş yılın Balkan savaşları da bu açıdan istisna değil. Gene de, ahlaksızlığın-haksızlıkların tümü tek taraftan kaynaklanıyor olsaydı, yapılan dış müdahalenin ahlaki meşruiyeti bu kadar zayıf olmazdı.

Üstelik, eğer Sırplar’ın Kosova’da yaptıkları kınanmalarını gerektiriyorsa, ahlaki yasaları uygulatmayı kendilerine görev bilen bu ahlak otoriteleri, Sierra Leone veya Liberya’da, Kuzey İrlanda’da, Pinochet dönemi Şili’sinde, Suharto dönemi Endonezya’sında, Çeçenistan’da ve hatta bu bağlamda Bask bölgesinde yaşananlara müdahalede neden isteksiz olduklarını açıklamak zorundadırlar. Kuşkusuz her bir durum bir diğerinden farklı ve belki farklı boyutlara sahip ama, zulüm ve vahşet bol miktarda ve iç savaşlar bol miktarda. Eğer bu ahlak bekçilerini ciddiye alacaksak, onlardan hiç olmazsa asgari düzeyde bir tutarlılık ve asgari düzeyde bir dürüstlük beklemek hakkımız.

Böylece, neticede yeniden politik çözümleme düzlemine savrulmuş durumdayız. Kim, neyi, hangi nedenle yaptı? Ve tek tek her bir eylem, anlaşmazlıkların makul biçimde sonlandırılmasına ne ölçüde katkıda bulunuyor? Önce çatışma içindeki yerel gruplardan başlayalım. Balkanlar’ın coğrafi ve etnik açıdan içiçe geçmiş ve örtüşen bölgelerinde, yalnızca iç barışı değil, maksimum ekonomik büyümeyi sağlamak açısından da muhtemelen en uygun yapı, eski Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’ninkiydi. Ama, parçalandı.

Bu, kaçınılmaz bir son değildi. Bazı belli başlı dönüm noktaları var. Bunlardan birisi, 1987’de Miloseviç’in politik geleceğini, Yugoslav milliyetçiliği/komünizmi yerine Sırp milliyetçiliği üzerine kurma kararı alması ve iki yıl içinde Kosova’nın özerkliğini zorla yok etmeye yönelmesiydi. Bir bölünme/kopuş dalgasına gerekçe sağlayan ve belki ön ayak olan, buydu: Slovenya, sonra Hırvatistan, sonra Bosna-Hersek’in kopuşu, sonra Hırvatistan ve Bosna içindeki Sırpların ayrılma girişimi ve Kosovalılar. Bu süreçte Balkan-dışı güçlerin de rol oynadığından kuşku yok; özellikle de Hırvatistan’ın bağımsızlığı fikrini, en hafif deyimiyle, destekleyen Almanya’nın.

Yine de, Miloseviç’in başlangıçta yaptığı hamleler, çok feci ve uzun vadeli bir politik hataydı. Şimdi kendimizi herkesin korktuğu, paranoyaklaştığı ve hiçbir gerçek politik taviz vermeyi aklına getirmediği o zorlu, şiddet dolu savaşlardan birinin içinde bulmuş durumdayız. Hırvatistan’daki faşist Ustashiler ile Sırbistan’daki Çetnikler bir kez daha önemli birer politik güç durumundalar. Yaşananlar kolay kolay biteceğe de benzemiyor. Kuzey İrlanda’da bir tek adım atabilmek için bile yirmi yılın üstünde savaşmak gerekti. İsrail/Filistin arasındaki savaşsa daha uzun bir zamandır sürüyor. Bazen birilerinin rasyonel davranabilmesi için iç savaşın kendi kendini tüketmesi gerekiyor.

Peki ya ABD politikasına ne demeli? ABD hükümeti aktif müdahalede bulunmak üzere neden yalnızca bu iç savaşı seçti? Körfez Savaşı söz konusu olduğunda, en azından petrolün önemi (ve hükümran bir ülke olan Kuveyt’i işgal karşısında korumak) gibi rasyonel bir faktör vardı. Ama ekonomik açıdan baktığımızda, Balkanlar marjinal bir bölge. Doğrudan jeopolitik kaygıların, sözgelimi bir alana, başka güçlerin ele geçirmesini engellemek adına politik destek vermek gibi bir meselenin olduğu da söylenemez. ABD’nin Güney Kore’ye verdiği desteğin nedeni, en azından nedenlerinden biri, buydu. ABD’ye göre, Kuzey Kore’nin arkasında Çin ya da Sovyetler Birliği bulunuyordu. Bu Soğuk Savaş’ınkiyle aynı gerekçeydi.

Ama Yugoslavya’nın petrolü yok. Komünist dünyayla yürütülen bir Soğuk Savaş da yok. Öyleyse ABD neden burayı da (en azından bu günlerde) Kongo’ya yaptığı gibi görmezden gelmiyor? Elbette aslında ABD hiçbir ülkeyi görmezden gelmez; ama pek çok durumda askeri müdahalede de bulunmaz. İlginç bir sav şu son birkaç ay içinde ileri sürüldü. Söylenenlere göre, ABD’nin Sırbistan’ı bombalamaktan başka çıkar yolu yoktu, aksi takdirde NATO’nun güvenilirliği sarsılacaktı. Bu ilginç bir sav; çünkü bir kısır döngü üstüne kurulu. NATO birilerini tehdit ederse, sonra da tehdit ettiği şeyi yapmazsa, elbette güvenilirliği sarsılır. Ama başta böyle bir tehdit savurmak zorunda değildi ki.

Belki de zorundaydı. Belki de ABD’nin politik meselesi tam da, Rus ordusunun da böylesine zayıf göründüğü bugünlerde, artık öyle belli herhangi bir rolü olamayan NATO’nun varlığını, herkesin gözünde meşrulaştırma ihtiyacıydı. Peki ama ABD NATO’yu sürdürmeyi neden istesin? Bana bunun iki temel nedeni varmış gibi görünüyor. Birisi şu: NATO’nun mevcudiyeti, ABD’nin halihazırdaki askeri harcamalarını meşrulaştıracak ve yeni harcamaların yolunu açacak bir şey ki bu, ABD hükümetine hem ekonomide hem iç politikada çeşitli avantajlar sağlıyor. İkincisi, NATO, Batı Avrupalıların ABD kontrolünden fazla uzaklaşmasını ve daha önemlisi, NATO’dan ayrı özerk bir silahlı yapı kurmasını engellemek için son derece gerekli. Yugoslavya karmaşası her iki amaç için de ideal bir zemin gibi duruyor.

Peki, işe yarayacak mı? Yugoslavlar direnmeyi sürdürürlerse, ki sürdüreceklermiş gibi görünüyor, bir sonraki askeri harekette kara kuvvetlerine ihtiyaç duyulacaktır. ABD ikinci bir Vietnam’ı göze alabilir mi? Pek sanmıyorum. Ya Batı Avrupalılar, oyunu sonuna kadar sürdürecekler mi? NATO saflarından daha şimdiden homurtular yükseliyor; ve savaş henüz yalnızca bir hafta önce başladı.

Dikenli bir çalılığa girmiş bulunuyoruz. Yugoslavlar canları iyice yanıncaya dek bombalanacaklar. Kosovalılar yurtlarından sürülecekler. Pek çok insan yaşamını yitirecek. Komşu ülkeler belki de doğrudan silahlı çatışmaya çekilecek. Ve savaş uzarsa, ABD ve Batı Avrupa’da toplumsal kargaşanın yolu açılacak. “Bombaları sallayın!” emri belki de bir cürümden daha öte bir şeydi; belki de budalaca bir delilikti.

1 Nisan 1999

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage