Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
14, 15 Nisan 1999
SAVAŞLAR,
SAVAŞLAR, SAVAŞLAR
18 Mayıs
1999’da Lahey Barış Kongresi’nin açılışının 100. yıldönümünü kutlayacağız. Bu
Kongre, Uluslararası Adalet Divanı’nın öncülü olan Kalıcı Arabuluculuk
Divanı’na giden yolu açmıştı. Ne var ki bugün dört bir yanda savaş var -elbette
Yugoslavya’da, ama aynı zamanda, bir duruma savaş demek için ne kadar şiddete
gereksindiğinize bağlı olarak Irak’ta ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde
(Kongo, Angola, Etyopya/Eritre, Sierra Leone gibi). Yakın zamana kadar dikkate
değer ölçüde şiddete tanık olduğumuz ve tekrarlanması olasılığı bulunan
durumları da (Afganistan, Doğu Timor, Kolombiya vs.) sayacak olursak, listeye
kolaylıkla 30 ila 40 kadar ülke daha ekleyebiliriz demektir. Öyleyse, neyi
kutlamaya hazırlanıyoruz?
Elbette
savaş, bilebildiğimiz en eski tarihten bu yana insanların kurtulamadığı bir
salgın hastalık olageldi. Ama modern dünyada savaş, hem teknoloji ve yıkıcılık açısından hem de
tanımlayıcı nitelikleri açısından farklı bir tertip-nizam kazandı. Bugün savaş
dediğimiz şey, hükümranlık kavramının bir fonksiyonudur, onunla bağıntılıdır;
ve bu kavram, ancak on altıncı yüzyılda kullanılmaya başlanan modern bir
kavramdır. Hükümranlık, her devletin hakim olduğu kesin sınırlar bulunduğuna,
bu sınırların devletlerarası sistemde başka devletlerce tanındığına ve bu
sınırlar içinde meşru şiddet kullanma tekelininin bu devletin hükümetinin
elinde olduğuna işaret eder. Dolayısıyla savaşlar iki hükümran devlet
arasındaki askeri çatışma olarak tanımlanır. Bu şekilde tanımlanan savaşların
genelde iki biçimi olduğu düşünülür: (bütün belli başlı devletlerin katıldığı)
dünya savaşları ve çoğu zaman yalnızca iki devlet arasında gerçekleşen daha
küçükleri (coğrafi anlamda daha küçük, yoksa elbette savaşa taraf olan iki
devlet de çoğu zaman muazzam yaralar alır). Bir devlet başka bir devlete savaş
açarsa, bu ilk devleti saldırgan devlet olarak tanımlarız. Bir saldırgana karşı
koymak, yanıt vermek meşrudur; kendini savunma, meşru müdafaa sayılır. Aslında,
neredeyse hiçbir devlet hiçbir zaman kendini saldırgan ilan etmemiştir. Bunun
yerine, genellikle, ya esas öteki devletin saldırgan olduğunu ya da savaş
yoluyla cezalandırılmaya müstahak canice iğrenç cürümler işlediğini ispata
çalışır. Hükümranlık kavramının bu anlamda meşrulaştırdığı şey, devletlerarası
savaştır.
Ancak, eğer şiddet olayları hükümran bir
devletin kendi sınırları içinde meydana gelirse, bu savaş olarak tanımlanmaz.
Dolayısıyla, bu gibi çatışmalar otomatikman gayri meşru sayılır. Eğer bir
devletin sınırları içinde (ezilen bir sınıf veya ezilen bir ulusal/etnik grup
adına da olsa) herhangi bir grup isyan ederse, söz konusu devletin hükümeti
normalde bu grubun terörist olduğunu (dolayısıyla da savaş açma hakkına sahip
olmadığını) iddia eder. Yine normalde, başkaldıran grup şunu savunur: asıl
meşru olmayan devletin başındaki hükümettir; çünkü o grubu ezmektedir,
dolayısıyla da görevde kalmayı hak etmemektedir. Başkaldıran grup genelde ya
devlet idaresini devralmak ya da devletin eski sınırları içindeki bir bölgede
yeni bir devlet kurmak ister. Bu çatışma uzun süre devam eder VE EĞER başka
uluslar da çatışan taraflardan birinin ya da diğerinin yanında mevzilenirse, çatışma
daha soylu bir ad olan iç savaş adını almaya hak kazanır. Bu adlandırma
yaşananları her nasılsa daha meşru kıldığından devletin hükümeti bu terimin
kullanılmasına karşı çıkar. Geriye dönüp baktığımızda, İspanya İç Savaşı’ndan
(1936-39) ve Amerikan İç Savaşı’ndan (1861-1865) söz edebiliyoruz da; yakın
tarihli Orta Amerika iç savaşlarından ya da Kuzey İrlanda’dakinden ya da
Kamboçya’dakinden pek iç savaş diye söz etmiyoruz; elbette Bask’takinden,
Türkiye’dekinden ve Cezayir’dekinden de.
Kullandığımız dil açık olsa da aldatıcıdır.
Saldırgan her zaman diğer devlettir. İnsani kaygıların savunucusu her zaman
bizlerizdir. İktidarı elinde bulundurmayan gruplar her zaman teröristtir.
Yasaların ve düzenin koruyucusu her zaman iktidardaki hükümettir. Ama elbette
bu adlandırma oyunları birer oyundan ibarettir; makul politik çözümleme
formları değildirler. Devletlerarası savaşlarla iç savaşlar arasındaki çizgi çoğu
zaman bulanıktır, çünkü dış güçler iç savaşlara müdahale eğilimindedirler. Bu
müdahale bazen açıktan açığa (askeri birlikler veya en azından cephane
göndererek) yapılır. Bazen üstü örtük biçimde (bir tarafa para veya en azından
diplomatik destek sağlayarak) gerçekleştirilir. Dünyanın geri kalanının gerçek
anlamda tarafsız kaldığı bir iç/sivil savaşa nadiren rastlanır. Uluslararası
Adalet Divanı’nın tarafsızlığı sağlama yolunda bir şeyler yapabildiği durumlara
rastlamaksa çok çok daha zordur. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), ABD’nin son
iç savaş müdahalesinin (Nikaragua’ya müdahalesinin) gayrı meşru olduğunu karara
bağladığında, Birleşik Amerika bu kararı bütünüyle görmezden geldi.
Modern dünya-sistemin tarihi, uzun soluklu bir
“iç savaşları gayri meşru kılma” çabası olarak düşünülebilir. Hükümranlığın
anlamı budur. Ama hükümranlık bir devletin tek-taraflı ilan edebileceği birşey
değildir. Başka devletlerin (çoğu devletin) de bu ilanı tanımasını gerektirir.
Hükümranlık, resmen tanısalar (dolayısıyla saygı göstermeye söz vermiş olsalar)
da, başka devletlerin her zaman saygı gösterdikleri bir şey de değildir.
Hükümranlık sürekli olarak çiğnenir; çoğunlukla da güçlü devletler daha zayıf
devletlerin egemenlik haklarını çiğner. Hükümranlık mevzusunda, genel kabul
gören ve (çoğu zaman egemenlik hakkı çiğnenen devlet dışında) herkesin
paylaştığı bir ikiyüzlülük seviyesi mevcuttur.
Yine de, bir devlet sınırları içinde yaşanan şiddeti
gayri meşru kılma yolundaki çabanın kısmen de olsa başarılı olduğunu kabul
etmek gerekir; bu gibi şiddet olayları 500 yıl önce sürekli olarak ve her yerde
yaşanırken yüzyıllar geçtikçe daha az yaşanır oldu. Devletler kendi sınırları
içinde (askeri açıdan ve meşruiyet açısından) daha güçlü oldu, dolayısıyla da
başkaldırıları denetim altına alma ya da bastırma konusunda daha etkili
olabiliyorlar. Lahey Konvansiyonu bu gibi iç savaşlarla alakadar değildi.
Yalnızca devletlerarası savaşları sınırlamayı hedefliyordu. Ama tabii ki,
modern dünya tarihinin en yıkıcı dünya savaşı, (aslında 1914’ten 1945’e kadar
süren) Almanya-Amerika Dünya Savaşı, Lahey Konvansiyonu’nu kelimenin tam
anlamıyla hiçe sayabildi.
Bugünkü durum nedir? Önümüzdeki yaklaşık 50
yıl içinde ufukta yeni bir dünya savaşı görünmüyor. Dünya savaşları sık
yaşanmaz; yaşanan üç dünya savaşı -Otuz Yıl Savaşları (1614-1648), Devrim ve
Napolyon savaşları (1792-1815) ve Almanya-Amerika savaşları- uzun fasılalarla
meydana geldi ve her biri dünya sisteminde hegemonik güç olmaya dönük uzun
süreli bir yarışın son noktasını koydu. Daha küçük devletlerarası savaşlar
dediğimiz savaşlarsa, bugün de muhtemelen uzun zamandır hangi sıklıkta
yaşanıyorsa o sıklıkta yaşanıyor. İçinde bulunduğumuz durumdaki tek büyük
değişiklik yaklaşık 25 yıl önce başlayan iç savaşlardaki keskin artış; bu
türden savaşlar önümüzdeki 50 yıl içinde iyiden iyiye artacak gibi görünüyor.
Bunun nedeni oldukça açık. Tek tek devletlerin
kendi iç bölgeleri üzerindeki otoritesi, 500 yıldır ilk kez ciddi anlamda
zayıflamaya başladı. Bu zayıflama, devlet yapılarının kendi nüfusları gözünde
meşruiyet kaybına uğramış olmalarından kaynaklanıyor. Bu meşruiyet kaybının
nedeni, halkın uğradığı düş kırıklığıdır; bu düş kırıklığının temelinde ise,
hükümran devletlerin, tedrici reformculuk programıyla reel ekonomik ve
toplumsal durumda tedrici bir iyileşme sağlanacağı yolundaki liberal düşü
gerçekleştirememeleri var. Sonuç, vaad edilenlerin bir yanılsamadan ibaret
olduğunu gören kitlelerin devlet otoritesini kabullenmekte giderek daha fazla
ayak diremesi oldu. Ama bu düzensizliğe yol açıyor; insanlar düzensizliğe
korkuyla ve öz-savunma amaçlı çeşitli gruplar örgütleyerek tepki veriyorlar. İç
savaşları ateşleyen de böylesi gruplar.
Geliştirdiğimiz ve kullanmayı
sürdürdüğümüz ikiyüzlü dili bir kenara atmayacak olursak, neler olduğunu da, ne
yapmamız gerektiğini de anlayamayacağız. Hükümranlık, terörizm ve hatta soykırım
gibi terimler bizleri sadece körleştiriyor; veya körleştirmek için
kullanılıyor. İçl savaşlar bir çeşit adaletsizliğin ve/veya eşitsizliğin
sonucudurlar. Çözüm daha adil ve eşitlikçi bir toplum kurmakta yatar. Dış
güçler her türlü nedenle işe karışırlar; bu nedenlerin iyi nedenler olduğuna
pek nadir rastlarız. Dış güçleri harekete geçiren nedenler konusunda kuşkucu
bir tavır takınmalı, gücümüzü daha fazla adalet ve eşitlik için harcamalıyız.
15 Nisan 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage