Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
18, 15 Haziran 1999
MUCİZE ADAM: MANDELA
Tarihçiler elli yıl sonra
dönüp 20. yüzyıla baktıklarında, Nelson Mandela’nın nasıl olup da sağın ve
solun, doğunun ve batının, kuzeyin ve güneyin aynı anda hayran olduğu evrensel
bir kahraman haline geldiğini açıklamak isteyeceklerdir. Başka hiç kimse bu
kadar evrensel bir beğeniye mazhar olmamıştı. Belki bir tek Mahatma Gandhi, ama
o yarı-dinsel bir figürdü, oysa Mandela bütünüyle seküler, dünyevi bir figür.
Bu hep böyle değildi. 20 yıl önce
Mandela müebbete mahkum bir terörist lider olarak hapisteydi. Hem bizzat
kendisine hem de hareketi ANC’ye (Afrika Ulusal Kongresi) dair fikirler
muhtelifti. Irkçı hükümet ve onun yandaşları tarafından “komünistler” olarak
suçlanıyorlardı; ABD ve birçok batı ülkesi için şüpheli kişilerdi. Dahası, ANC’nin
en ateşli yandaşları dahi (ahlaki açıdan haklı, ama) askeri bakımdan güçsüz
olduklarını kabul ediyor, Güney Afrika’da iktidara gelmelerinin son derece güç
olduğunu düşünüyorlardı. Dahası, ANC’nin kendisi de başka yerlerdeki yandaşları
da ırkçılığa son vermenin tek yolunun şiddete dayalı bir silahlı mücadele
olduğundan emindiler.
Fakat, mucizeymiş gibi
görülen şey gerçekleşti. 1980’lerin sonlarından itibaren, ırkçı hükümet
iktidarı ANC’ye devretmek için görüşmelere başladı. Görüşmeler 90’ların başında
somutluk kazandı ve bugünden bakıldığında rahatça söylenebileceği gibi, epeyce
de hızlı ilerledi. Yasadışı ilan edilen partiler ırkçı hükümet tarafından
yeniden yasallaştırıldı, ırkçı yasalar kaldırıldı ve (hala eski ırkçı
liderlerin elinde olan) hükümet, 1994’te genel oy hakkı esasına dayalı
seçimlerin yapılmasına izin verdi. ANC seçimleri hiç zorlanmadan kazandı ve
Nelson Mandela Güney Afrika Devlet Başkanı seçildi. Yeni bir anayasa
hazırlandı, köklü bir politik dönüşüm başarıldı.
Nasıl oldu da, devlet aygıtı üstünde
bu denli güçlü bir nüfuz sahibi ve inançlarında bu kadar bağnaz olan ırkçı
yönetim yanlıları, bina ettikleri her şeyin bütünüyle yok olmasına,
savundukları temsil ettikleri her şeyin yerle bir edilmesine izin verdiler? Bunda
hiç şüphesiz çeşitli faktörler rol oynadı. ANC, 30-40 yıldan uzun bir dönem
boyunca, Güney Afrika halkının büyük çoğunluğunun örgüte bağlılığını, bunu
sağlayacak sürekli ve güçlü bir nüfuza sahip olduğunu kanıtladı. Sivil toplum
içinde sahip olduğu desteği, askeri güce tahvil edemediyse de, hükümet ve
dünyaya defalarca gösterdi. Yürüttüğü uluslararası diplomasi sayesinde ANC,
Güney Afrika ırkçı hükümetinin yıllar geçtikçe gitgide yoğunlaşan bir ekonomik
ve politik tecrite uğramasını sağladı. Bu durum, tecritten kurtulmak isteyen ve
ANC idaresindeki ve genel oy hakkını tanımış bir Güney Afrika’da da pekala
oldukça iyi yaşayabileceğini düşünen büyük iş çevreleri için özellikle rahatsız
ediciydi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ise, çok eskiden beri G. Afrika Komünist
Partisi’nin ANC’nin yakın müttefiği olduğu gerçeğinin, artık Batı dünyası
tarafından daha az ürkütücü bulunacağı anlamına geliyordu.
Yine de tüm bunlar, iktidarın
barışçıl bir biçimde devredilmesi için yeterli değildi. ANC’nin iki anlaşma
yapması gerekiyordu: Birincisi büyük iş çevreleriyle, ikincisi ırkçı hükümetle.
İlk anlaşma, ANC’nin sosyalizme olan tarihsel taahhütünden vazgeçerek günümüz
dünyasındaki birçok “sosyal-demokrat” hükümetinkine benzer politikalar
izlemesini gerektiriyordu: kamulaştırma olmayacak, toplumsal refahı sağlamaya
dönük bazı önlemlerle beraber, ülke dünya pazarına açılacak.
İkinci anlaşma ise, ırkçı
yönetim dönemindeki bütün o korkunç eylemlerin -cinayet, işkence ve infazların-
hesabının sorulacağı korkusunu yatıştırmak amacıyla, ırkçı hükümet ve
destekçileri özellikle de güvenlik güçleriyle yapıldı. Anlaşma oldukça basitti.
ANC, Nobel Barış Ödülü sahibi Rahip Desmond Tutu’nun başkanlığında bir Gerçek
ve Uzlaşma Komisyonu kuracaktı. Canice edimlerin faillerini, tüm yapılanları eksiksiz
itiraf etmeleri koşuluyla ve eğer istiyorlarsa affetme yetkisine sahip olan
Komisyon, ifade ve tanıklıklara dayanarak ırkçı yönetim yıllarında olan bitene
dair “gerçeği” araştırıp açığa çıkaracaktı.
Böylece, bu dönüşümün,
ANC’nin siyasal denetimi altında bulunan ırkçı olmayan bir hükümetin
kurulmasının ardından Mandela beş yıldır (1994-99) başkan koltuğunda. Hükümetin
ekonomi politikaları, dünya siyasal yelpazesinin en sol ucunda ama yine de
kapitalist dünya-sistemin sınırları içinde yer alıyordu. Uzlaşma yoluyla, ama
ille de adaletle değil, gerçeğin peşinde olan bir hükümetti. İzlenen
politikalar ANC’ye ait olan ve hareketin tarihi karakterini aksettiren
politikalardı, ama bu zor program, şüphesiz Nelson Mandela’nın olağanüstü
kişiliği sayesinde, problem çıkmadan uygulanabildi. Mandela, eski rakiplerine
ve Güney Afrika’nın tüm beyaz nüfusuna uzanan dostluk eli ile, Güney Afrikalı
çoğunluğun hakları uğruna bitmez tükenmez bir mücadeleciliği -ve bu mücadele
için katlandığı kişisel bedeli- birarada yaşatabildi; ve böylece, neredeyse
herkesin basiret, dirayet ve güvenilirliğine inanmasını sağladı.
Belki de, eski sistem karşıtı
hareketlerin arkalarında yaygın bir hayal kırıklığı bıraktığı bu çağda dünyanın
bir kahramana ihtiyacı vardı. Dünya Mandela’yı gerçekten benimsedi. O en
kinikleri bile ayartan akıl almaz bir umudun sembolü olarak görülüyordu.
Sabırsız yandaşlarını yatıştırdı. Irkçılığa karşı uzun ve zorlu mücadeledeki
sadık müttefikleri Fidel Castro ve Muammer Kaddafi’yi kucaklarken bile ABD
hükümetini memnun etmeyi bildi. Dünyanın bir ucundan diğerine, Asya’da,
Afrika’da, Latin Amerika’da büyük rağbet gördü.
Görev süresi sona erdi ama,
Güney Afrika’nın problemleri henüz ortada duruyor. ANC’nin büyük iş çevreleriyle
yaptığı anlaşma ANC’nin sol kanadı için de, resmi müttefikleri Güney Afrika
Komünist Partisi ve işçilerin sendikal örgütü COSATU için de kolay yutulur bir
lokma değildi. Güvenlik güçleriyle varılan anlaşma ise, yakınları ırkçı hükümet
tarafından öldürülen ve işkence gören aileler için yutulması zor bir lokmaydı.
Mandela’nın başkanlık döneminin başarıları politikti: İktidar barışcıl bir
biçimde devralınabildi. Ekonomik açıdan, bu kadar
parlak bir tablo yok. Evet, hükümet kasabalar ve kırsal bölgeler için daha çok
su imkanı sağladı ve evet, bir takım yeni iskan alanları inşa etti. Büyük iş
çevreleri ülkeden kaçmadı ve ekonomi hala işliyor. Ancak, siyah çoğunluğun
ihtiyaçları bakımından kaydedilen ilerleme, denizde damla kadardı.
Gerçek politika şimdi, yeni
başkan Thabo Mbeki ile başlıyor. ANC 1999’da yeniden iktidara gelirken
1994’tekinden de büyük bir çoğunluğun oyunu aldı -bu halkın ANC’ye güven oyu
verdiği anlamına geliyor. Ancak önümüzdeki beş yılda ekonomik anlamda da
sonuçlar elde edilemezse, ANC bir daha bu kadar başarılı olamayabilir. Temelde
yatan toplumsal yarık ve çatlaklar hiç mi hiç tedavi edilmiş durumda değil.
Hoşnutsuzları yatıştırmaya koşacak bir mucize adam Nelson yok artık. Siyah çoğunluğun
yaşam standardını ülkenin geri kalan beyaz nüfusunun yaşam standardına yakın
bir yerlere yaklaştıracak hiçbir kolay yol da yok.
15 Haziran 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage