Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
20, 15 Temmuz 1999
DÜNYA-EKONOMİNİN 1990’LAR BİLANÇOSU
Geçtiğimiz on yıl boyunca politikacı,
gazeteci ve akademisyenler dönüp dönüp “küreselleşme” adında bir öykü
anlattılar. Yakın zamanda başladığı ve neredeyse herşeyi değiştirdiği
varsayılan bir şeydi bu “küreselleşme”. Bazıları için harikulade bir şeydi,
bazıları için korkunç bir tehdit. Yandaşlarına göre, salt harikulade değil aynı
zamanda kaçınılmazdı. Karşıtları içinse, salt korkunç değil aynı zamanda geri
dönülebilir bir şey.
1990’larda sahiden ne oldu? Jeopolitik olarak
ABD için bir başarı öyküsünden bahsedilebilir. Sovyetler Birliği çöktü. ABD,
1991’de Irak ve 1999’da Yugoslavya’ya karşı, iki büyük savaşa girdi. NATO yeniden canlandırıldı ve “genişletildi”. Ekonomik alanda ise
çılgınca yükselen ABD borsası, düşük işsizlik ve enflasyon oranlarıyla
birleşerek eşi benzeri görülmemiş kazançlar sağladı.
Dünyanın
diğer pek çok bölgesinde ise durum elbette o kadar iyi görünmüyor. 1970-90
döneminin en başarılı ekonomik bölgesi olan Doğu Asya’nın başı belada. O
spekülatif Japonya balonu 1990’da patladı ve Japon ekonomisi o gün bugün sürünüp
duruyor. 1997’de Doğu Asya krizi diye adlandırılan kriz, Doğu ve Güneydoğu
Asya’nın büyük kısmında kurlarda ani düşüşlere, likidite krizine, para
biriminin çöküşüne ve ekonomik sıkışıklıklara yol açtı. Rusya ekonomisi savaş alanı
gibi, darmadağın durumda. Eski Yugoslavya, Meksika, Brezilya ve Arjantin’den
hiç bahsetmiyorum bile; hepsi ayrı ayrı küçük çaplı krizler geçirdiler ve
hiçbirinin durumu çok parlak görünmüyor. Afrika ise geneli itibarıyla bir
felaketler bölgesi -çok çok düşük bir ekonomik büyüme, çoğu ülkede iç savaş ve
mülteciler, süregiden beyin göçü. Batı Avrupa’ya gelince, ekonomik olarak suyun
yüzeyinde durmayı başardı, ama işsizlik oranı hala yüksek. Avrupa projesi ise
hala ihtilaflı da olsa şimdilik günü kurtarabiliyor.
Bugün, neoliberal milenyumun borazancıları
bile yeniden akort yapıyor, daha yumuşak tonlara geçiyorlar. Bu onyılın
başlarında Francis Fukuyama bize, emin olun diyordu, tarihin sonuna vardık. Şimdi,
onyılın sonlarında ise, daha ihtiyatlı yazıyor ve biyoloji alanındaki bilimsel
başarılarımızın dünyanın karşısına çıkardığı tehlikelerden bahsediyor. Ve IMF,
onyılın başlarında hayatta hata yapmaz olarak addedilen IMF bugün, dünya
pazarlarının bütünüyle açık pazara dönüşmesinin sebep olacağı politik tesirleri
hesaba katmadığı için, su katılmamış muhafazakar laf ebelerinin ciddi
eleştirilerine konu oluyor.
1990’lı yılları, engellenemez kaçınılamaz ve
harikulade bir neoliberal ütopyanın başlangıç noktası olarak değil de; yaklaşık
1970’lerde başlayan bir Kondratieff B safhasının ya da dünya ölçeğinde ekonomik
durgunluk döneminin üçüncü onyılı olarak görüp analiz etmek, daha faydalı
olabilir. Bu dönem bir B safhasıdır; çünkü böyle bir safhanın bütün geleneksel
tariflerine cuk oturuyor: üretimden elde edilen karlar 1945-1970 dönemindeki
seviyelerinin kaydadeğer oranda altında ve bu sebeple sermaye sahipleri kar
arayışında önceliklerini üretim dünyasından finans dünyasına kaydırdılar;
işsizlik dünya çapında önemli ölçüde arttı; ve son olarak, üretim mahalleri
açısından, yüksek-ücretli sahalardan düşük-ücretlilere ciddi bir kayış (“kaçak
fabrikalar” fenomeni diye de adlandırılan şey) vuku buldu.
1970’lere stagflasyon devri deniliyordu. Bu
kelimeyi halen hatırlıyoruz, değil mi? Böyle deniyordu; çünkü yüksek işsizlik
ve ekonomik durgunluk yüksek enflasyonla içiçe yaşanıyordu. Bu durum özellikle
ABD için geçerliydi. OPEC petrol krizi de aynı dönemdeydi. Medya yıllarca başka
bir şeyden bahsetmedi. Şimdi kim hatırlıyor? Tüm felaket habercilerine rağmen,
sonuçta ABD ve hatta Batı Avrupa da zarara uğramadı; çünkü petrol üreten ülkelerin
petrol gelirleri batılı ülkelerin bankalarına geldi. Bankalarsa bu paraları
petrol fiyatlarındaki artış dolayısıyla güç dengelerinde büyük sorunlar yaşayan
Üçüncü Dünya’ya ve komünist blok ülkelerine borç verdi.
Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’dan
oluşan bir merkezi bölgeler “üçlüsü” konseptini de 1970’lerde öğrendik. Böyle
bir üçlüden bahsetmeye başlamamış olmamız, ABD ekonomisinde nispi bir düşüşün
de kabul edilmesi demekti. Bu üçlü, farklılıklarını Trilateral Komisyonu ve G-7
toplantıları gibi buluşma ortamlarında ortaya koydular. Ve dünya ekonomisinde
birbirleriyle sıkı bir rekabete giriştiler. 1970’ler Avrupa’nın altın
yıllarıydı. ABD’nin performansı o kadar kötüydü ki, Cumhuriyetçi Nixon’un
Watergate skandalından kalan mirasına rağmen, Demokrat Jimmy Carter, yeniden
seçilmek umuduyla girdiği seçimlerde yenildi.
1980’lerde durum
değişti. Bu dönemde dört önemli “moda-terim” vardı. İlki “borç krizi”
terimiydi. 1970’lerde alınan borçlar geri ödenemiyordu. Bu durum 1980’de
Polonya’da Dayanışma krizine sebep oldu ve bu kriz en nihayetinde Doğu
Avrupa’daki uydu devletler sisteminin bütünüyle çökmesinin yolunu açtı. Meksika
1982’de borçlarını geri ödeyemeyeceğini açıkladı, onu bir dizi başka Latin
Amerika ülkesi takip etti.
Dünya kapitalizminin spekülatif ihtiyaçlarının
karşılanması için, dünya yeni borçlulara ihtiyaç duyuyordu. İki tane bulundu.
Teoride devletin genişlemeci rolünün karşısında olan Reagan yönetimi, devlet
borçlarında ABD tarihinin en büyük genişlemesini gerçekleştirdi. Reagan’ın
“askeri Keynesçiliği”, ABD’yi -yine aynı hükümetin başlangıçta yaptığı
kesintiler yüzünden içine düşülmüş olan- vahim iktisadi durgunluktan çekip
çıkardı; ama bu, Japonlarca finanse edilecek olan epey yüklü devlet borçları
sayesinde başarıldı.
Borçlu adayı olan diğer kesim ise, ABD’nin
büyük uluslararası şirketleriydi. Bu dönem, şirketlerin sermayelerini
hortumlayacak ve iş gücünün önemli bir bölümünü harap edecek olan spekülatörler
tarafından şirketlerin kütlesel bir biçimde devralınmasını mümkün kılan,
“kelepir tahviller” devriydi. Bu daralma, ABD ve Batı Avrupa orta sınıfının
büyük bir kısmı için, alt katlara iniş yönünde bir toplumsal hareketlilik
demekti.
Son olarak “uçan kazlar” efekti ortaya çıktı.
Japonya, üretim alanında atağa kalkıp uçuşa geçti ve Doğu Asya’yı (hatta
Güneydoğu Asya’nın iyi durumda olan bölgelerini de) yanına katıp uçurdu -uçan
kazlar formasyonu metaforu da buradan gelir. 1980’ler Japonya’nın tartışmasız
altın yıllarıydı. ABD ise geri kalıyordu ve bu yüzden endişeleniyordu.
Daha sonra 1990’lar geldi. Tam da ABD’nin
inanılmaz yükseklikteki ulusal borçları yöneticileri bunaltmaya başladığında
Japon balonu patladı ve şimdi ölçek küçültmüş olan ABD şirketlerinin
kendilerini kurtarma amaçlı spekülatif çılgınlıklarını başlatmaları için alan
açıldı. Bu alanın açılmasında, o aralar yeni infoteknoloji sanayileri
alanındaki kontrollerinin gayet iyi olmasının da etkisi vardı. Artık moda-terim
“küreselleşmeydi” ve tüm ülkeleri kapılarını açmaya ve dünya sermayesinin
serbestçe giriş çıkışına izin vermeye zorlamak için ABD hükümeti ve IMF’nin
güçlerini birleştirmesi anlamına geliyordu.
Küreselleşmenin başarıya ulaşması tam da
küreselleşmenin felaketini başlatan şey oldu. Sonuçlarından biri, Doğu Asya
“krizi” ve onu takip eden siyasal dönüşümlerdi. Bir diğer sonuç, Batı ve Doğu
Avrupa (ve ABD’de) sosyal demokrat hükümetlerin yeniden yönetime gelişi oldu.
Elbette bunlar çoğunlukla yine “küreselleşme” çizgisini takip eden
hükümetlerdi, ama seçilmelerinin sebebi olup bitenler karşısında duyulan yaygın
korkuydu. Gözlemcilerin yüzde doksanı ABD borsasında büyük bir düşüş
bekliyorlar. Bugüne dek, yatırımcıların kendilerini kurtarmaya yönelik
iyimserlikleri gözlemcileri haksız çıkardı. Peki ne zamana kadar?
Son otuz yıla bakarsak, gerçekten ne
görüyoruz? Her şeyden önce, dünya-sistemde gittikçe artan oranda bir
kutuplaşmanın varlığı. Modern tarih boyunca Güney’le Kuzey arasındaki uçurum
hiç bu kadar büyük olmamıştı. Ekonomik, toplumsal ve demografik bir uçurum.
Grafiğin eğrisi dimdik yukarı doğru çıkıyor. İkinci olarak, Kuzey devletleri
arasında da gittikçe artan bir kutuplaşma görünüyor. (Bu, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, on yıllık dönemlere göre üçlünün içinde de değişiyor ama,
yine de) iyi durumdakiler daha önce hiç bu kadar iyi durumda olmamışlardı, bu
doğru. Ancak, yoksulluk bölgeleri de gün geçtikçe yaygınlaşıyor.
Bilançoyu artık varın siz çıkarın.
15 Temmuz 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage