Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
24, 15 Eylül 1999
DOĞU TİMOR: NEDEN ANCAK ŞİMDİ İLGİLENİYORUZ?
Çok değil, henüz sadece iki hafta
öncesine kadar, dünya gazetelerinde Doğu Timor’dan neredeyse hiç bahsedilmezdi.
Derken aniden Doğu Timor dünya medyasının sürekli manşeti, vazgeçilmez kapak
konusu haline geldi. Ne oldu? Bunun nedeni Doğu Timor halkının vahşi bir teröre
ve cinayetlere maruz kalması olamaz: bugünkü durum da korkunç ama, son yirmibeş
yıl içinde Doğu Timor bundan çok daha kötüsünü en az iki kere yaşamıştı. Hiç gündeme gelmemesindense geç gündeme gelmesi yine de iyi mi
demeliyiz? Kuşkusuz öyle, ama bu durum, üstünde düşünmek açısından ilham
verici. 1990’larda çatışmalı durumlara “uluslararası toplum” -o başsız canavar-
en az iki defa ciddi biçimde müdahele etmişti: Birleşik Devletler ve diğerleri
BM’nin onayıyla Körfez Savaşı’nda savaştılar; Birleşik Devletler ve NATO BM onayı
olmadan Kosova’da savaştılar.
Peki Doğu Timor’daki durum bu iki duruma benziyor mu? Kosova savaşının
başlangıcını ele alan yorumumda*, olaya üç açıdan bakmamız gerektiğini belirtmiştim: hukuki, ahlaki ve
politik açılardan.
Hukuken durum şuydu: Endonezya, 1965’in sonlarında, ortada herhangi
bir yasal veya ahlaki gerekçe olmaksızın Doğu Timor’u işgal etmişti. Dünyanın
büyük çoğunluğu, olayı sözlü olarak protesto etti ve Endonezya’nın Doğu
Timor’daki egemenliğini tanımayı reddetti ama, (Irak’ın 1991 Kuveyt işgalinde
yapılanın tersine) bu konuda somut herhangi bir şey yapmadı.
Doğu Timor, birkaç yüzyıl boyunca Portekiz sömürgesiydi; tıpkı birkaç
yüzyıldır Hollanda sömürgesi olan Endonezya gibi. Endonezya, bağımsızlık
mücadelesi içinde zamanla, bir ulus olmayı amaçlayan bir devlet haline geldi.
Doğu Timor bu mücadelenin bir parçası olmadı; diğer Portekiz sömürgelerindeki
haraketlerle ittifak yaparak kendi bağımsızlık mücadelesini verdi. Endonezya
1949’da, kuşkusuz II. Dünya Savaşı’ndaki Japon işgalinin de hız kattığı bir
süreç sonucunda bağımsızlığını kazandı. Doğu Timor ise 1975’teki Portekiz
Devrimi’nin ardından bağımsızlığını kazanma sürecine girdi. Endonezya bu süreci
kesintiye uğratarak bölgeye askeri birliklerini gönderdi.
Endonezya bunu neden yaptı?
Sadece, Endonezya’daki (aşırı derece heterojen bir devleti ancak “zor artı
yolsuzluk” formülü sayesinde milli birlik içinde tutan) askeri rejimin, bir
adanın yarısına sıkışmış olan komşu bölgeye dönük yayılmacı milliyetçiliği
yüzünden. Bu noktada şunu da hatırlamalıyız: Söz konusu rejim, yani General
Suharto rejimi, halkın oylarıyla seçilmiş ve halen popülerliğini koruyan bir
hükümeti, Endonezya bağımsızlığının kahramanı da olan Sukarno’nun başında
olduğu hükümeti devirerek iktidara gelmişti. ABD, 1965’deki bu coup d’état’yı
(darbe) önce teşvik etti sonra da destekledi; çünkü Sukarno dış politikada sıkı
bir Üçüncü Dünyacı’ydı ve yasal bir parti olan Endonezya Komünist Partisi,
komünist-blok ülkelerindekileri saymazsak, dünyanın en güçlü komünist
partisiydi. Suharto’nun ilk başarısı, Komünist Parti’nin neredeyse tüm üyelerinin
acımasızca katledilmesi oldu.
Bu olaydan sonra, aşırı
kalabalık bir nüfusa ve yaşamsal bir jeopolitik öneme sahip olan bir ülkeye
hükmeden Suharto rejimi, ABD’nin en çok tuttuğu rejimlerden biri oldu. Rivayete
göre, Endonezya Doğu Timor’a saldırdığında, dönemin Birleşik Devletler Hükümeti
bakanlarından Henry Kissinger burun kıvırarak, “Amerika’nın, azıcık bir nüfusu
olan ve güya-Marksist ve anti-emperyalist bir dille konuşan Fretilin adlı ulusal
kurtuluş hareketinin mücadele ettiği Doğu Timor uğruna, Suharto rejimiyle olan
dostluğunu kolay kolay feda etmeyeceğini” belirtiyordu.
Böylece, Endonezya Doğu
Timor’a girdi, BM adet olduğu üzere, hareketi kınarken, ABD Endonezya ordusuna
muazzam bir destek sağladı. Bu destek, başka şeylerin yanında, çok sayıda Doğu
Timorlu’nun katledilmesi için de kullanılacaktı: Öyle çok insan katledildi ki,
yapılan hesaplara göre, II. Dünya Savaşı’nda veya sonrasında hiçbir ülke,
nüfusunun bu kadar büyük bir kısmını savaşa kurban vermemişti. Doğu Timor’un
bir ordusu, hatta zayıf bir gerilla kuvveti bile yoktu elbette. Uzun süre
Portekiz sömürgesi olarak yaşadıklarından çoğu Katolik olan Doğu Timorluların
bu özelliği de, çoğunluğu Müslüman olan Endonezyalıların, Timor halkının inanç
ve haklarını pervasızca hiçe saymalarını kolaylaştırdı.
Nihayet, onlarca yıllık dikta
ve yolsuzluk idaresinin ardından, Asya finansal krizi sırasında Suharto rejimi
ciddi bir iç çalkantıya düştü ve Suharto istifa etti. Ardından gelen Habibi’nin
geçiş dönemi rejimi zayıftı ve iktidarı fiiliyatta orduyla paylaşmaktaydı.
Safra azaltma derdindeydi. Yeni rejim, yasama meclisini belirlemek için,
sonuçta iktidar partisinin kaybettiği bir seçime gitti. Şimdi de dört gözle, şayet
dürüst yapılırsa muhtemelen kaybedeceği başkanlık seçimini bekliyor. Ve Doğu
Timor’un işgalinden beri ilk kez, hükümet (askeriyenin hassasiyetlerine rağmen)
Doğu Timor’un bağımsızlığı için referanduma gidilmesine razı oldu. Referandumda
bağımsızlık taraftarı oylar ezici bir üstünlük sağladı.
Ne hikmetse, oylama sırasında
bir şekilde mutlak asayişi temin etmeyi başaran Endonezya hükümeti, yine ne
hikmetse o gün bugün ülkede şiddetin önüne geçemedi. Neler döndüğü şimdi
oldukça açık. Endonezya ordusu geceleri sivil “milis” kılığına bürünerek
yakmaya yıkmaya, yağmalamaya ve öldürmeye başladı. Salt bağımsızlıktan yana oy
verdiğinden kuşkulandıkları tüm Doğu Timorlulara (yani neredeyse bütün halka)
değil, onları koruyanlara da (kilise, Kızıl Haç, BM gözlemcilerine de)
saldırdı.
Durum skandal boyutuna
ulaştı. Ve nihayet, ABD’nin üzerinde, uluslararası bir gücün ülkeye girmesinin
Endonezya Genelkurmay Başkanı General Wiranto’ya kabul ettirilmesine yetecek
güçte bir baskı oluşabildi. Bu yazı yazıldığı sırada, yeni sürecin taşları henüz
yerine oturmuş durumda değil ve Doğu Timorlular’a yönelik katliam sürüyor; hem
de bağımsızlığın birkaç ay içinde muhakkak gerçekleşeceği düşünülen bugünlerde.
Acaba, o gün geldiğinde etrafta sağ kalabilmiş Doğu Timorlu olacak mı?
Hukuki açıdan, uluslararası
müdahale için Doğu Timor’daki durum, hem de DAHA 1975 YILINDA, en az
Kuveyt’teki kadar elverişliydi; (hukuki meşruiyeti hiç mi hiç olmayan)
Kosova’daki durumdan ise çok çok daha fazla uygundu. Ahlaki açıya gelince,
durum hepten elverişliydi; çünkü Doğu Timor halkının yaşadığı yıkım sözkonusu
iki bölgede yaşanandan çok çok daha fazlaydı. Bu üç sorunlu bölge arasındaki
tek fark, açıkcası, politik durumdaydı.
Özelde ABD ve genelde Batılı
güçler, Miloseviç rejimini hiçbir zaman onaylamadılar, Saddam Hüseyin rejimiyle
de muğlak bir ilişki kurdular. Ama doğrusu Suharto rejimine pek bir bayıldılar.
Kilit öneme sahip bir ülkenin başındaki yolsuzluğa batmış -dost- bir dikta
rejimini muhafaza etmeye uğraşanlar için, bir avuç yoksul Doğu Timorlunun ne önemi
olabilir ki?
Şüphe yok ki,
Endonezyalıların kendilerine özgü bir takım reel problemleri var. Kültürel
açıdan ortak noktaları, Hollanda hükümranlığı altında yaşadıkları sömürge
döneminin mirası ve çağdaş tarih dışında pek az olan bir nüfusun yaşadığı bir ülkede,
binlerce adadaki ayrılıkçı hareketlere karşı ülkeyi bir arada tutmaya çalışıyorlar.
Doğu Timor’un bağımsızlığının diğer bölgeler için örnek olmasından hakikaten
korkuyorlar. Ve bu korku şüphesiz haklı bir korku. Ama öyleyse en başta Doğu
Timor’u işgal etmemeleri gerekiyordu.
15 Eylül 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage