Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

26, 15 Ekim 1999 

ZİRVEDE KALMANIN YOLU

 

 

ABD senatosu, Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması’nı onaylamadı.

Sorun nedir? Cevap gerçekten de oldukça basit. ABD 1945’ten beri, dünya sahnesinde tartışmasız bir askeri avantaja sahip: nükleer silahlardaki aşikar üstünlüğü. 1949’da kısa bir dönem için bu üstünlüğe SSCB tarafından ciddi bir biçimde meydan okunduysa da, ABD daha sonra durumu tekrar lehine çevirdi. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, hiçbir nükleer güç bu arenada ABD’nin gücüne yaklaşamadı bile.

O halde, ABD için problem nedir? Cevap yine oldukça basit. ABD diğer tüm ülkelerden daha çok, daha güçlü ve daha iyi silahlara sahipse de, diğer ülkelerin sahip olduğu veya sahip olması muhtemel silahlar Birleşik Devletler’e ciddi zararlar vermek için yeterince güçlü.

Öyleyse, ABD bununla ilgili ne yapabilir? Sadece iki olası hareket yolu var. ABD, (nükleer kalkan olarak bilinen ve nükleer tehdidin etkilerini ortadan kaldıran silahlar da dahil olmak üzere) daha güçlü silahlara sahip olmak için harekete geçer. Veya ABD, şu an sahip olduğu farklı avantajı korumak için, diğer ülkelerin kendi silahlarının güçlerini arttırmalarını durdurmayı deneyebilir.

Elbette ki, ABD iki taktiği birlikte de deneyebilir ve zaten uzun süre bunu yaptı. Ancak iki taktik birbiriyle çelişiyordu ve ve ABD seçim yapmak zorunda olduğu bilgisiyle tekrar tekrar karşı karşıya kaldı. ABD’nin nükleer gücünü arttırma yolunu seçmesi gerektiğini savunanlar çoğunlukla Cumhuriyetçiler’di ve bunlar genellikle “şahinler” olarak adlandırılıyorlardı. Diğer ülkelerin nükleer kapasitelerini arttırmalarının yasaklanması yolunu tercih edenler genelde Demokratlar’dı ve bunlar da çoğu kez güvercinler” olarak adlandırılıyorlardı.

Ama şahin ve güvercin imgeleri bütünüyle yanlıştır. Her iki grup da aynı şeyin, ABD askeri üstünlüğünü korumanın peşindeler. Sadece bunu yapmanın en etkili yolunun ne olduğu konusunda anlaşamıyorlar. Eğer hedef ABD’nin nükleer üstünlüğünü korumak ise, her iki taktik için de sağlam karşı tezler var. Şahin taktiğine karşı tez şu: bu durumda diğer ülkeler de nükleer kapasitelerini arttırma çabalarını sürdürecekler, ve gerçekte ABD’ye yetişemeyecek olsalar bile, ABD’ye ve elbette diğer daha lokal hedeflere zarar vermek için daha donanımlı olacaklar. Bu taktiğe karşı çıkanlar, bunun kaza, kasıtlı yerel savaş ve dünya ölçeğinde bir facia gibi ihtimalleri arttıracağını da söylüyorlar.

Güvercin taktiğine karşı olan tez ise; nükleer testleri yasaklayan anlaşmanın büyük ölçüde uygulatılamaz olduğunu ve bu anlaşmaya imza bile atmayacak ülkelerin kesinlikle çıkacağını söylüyor. Dolayısıyla bu taktik, “haydut” devletlerin nükleer silahlanma yolundaki çabalarını sürdürmelerine müsaade ederken, ABD ordusunun elini kolunu bağlıyor.

Hem şahinler hem de güvercinler karşı tarafın taktiğinin uzun vadede ABD’nin zayıflamasına neden olacağını söylüyorlar. Muhtemelen her iki taraf da haklı.

Bu ihtilafın tarihini gözden geçirelim. Önceleri, ABD her şeyden evvel SSCB’den ve ikinci olarak da Fransa ve Çin’den endişe duyuyordu. Bildiğimiz üzere, her üç ülke de tabii ki, testlere devam edip bir nükleer cephanelik yaratma yolunda epey bir ilerleme kaydettiler. Aslına bakılırsa, durumda fazla bir değişiklik olmadı. 1950’lerin bazı yorumcularına göre, “soğuk savaş”ın sıcak savaşa dönüşmemesini garantileyen şuydu: hem ABD hem de SSCB ellerindeki nükleer cephaneyle birbirlerine öyle çok zarar verebilecek durumdaydılar ki, her iki taraf da bir savaş başlatmaya gönüllü olamıyordu. Buna “karşılıklı caydırıcılık” deniyordu.

1960’larda ABD ve SSCB arasındaki gerginlikte bir yumuşama yaratan ve bu devletlere Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması imzalatan nedenlerden biri, bu yenişememe (ve dolayısıyla, biyosferi zehirleyen, epeyce de pahalı olan bu denemeleri sürdürmenin çılgınlık olacağı) gerçeğiydi. Ve aynı zamanda, ABD ve SSCB, her ikisi de, soğuk savaş döneminde taraflardan herhangi birinin mutlak kontrolünde olmayan (mesela Hindistan gibi) devletlerin arasından birkaçının daha nükleer cephanelik geliştirmesini engellemek istiyorlardı.Bu anlaşma bir noktaya kadar işe yaramış gibi görünüyordu.

1980’’lerde iki ülke işbu çizgide daha da ilerlemeyi kararlaştırdılar ve varılan son nokta şu an tartıştığımız Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması oldu. Ama dünya değişti. Soğuk savaş bitti. Bu nedenle, ABD’nin, SSCB’nin nükleer kapasitesine dair korkusu büyük ölçüde azaldı. Soğuk savaşın bitmesi, ABD için, kendisi de soğuk savaşın bir ürünü olan “partilerüstü dış politikanın” sona ermesi anlamına da geliyordu. Bu yaklaşımın yerini, dış politika meselelerini partiler arası tartışmaların bir gündemi ve iç politikada avantaj sağlanabilecek bir alan olarak görmeye açık ve istekli bir yaklaşım aldı. Soğuk savaşın bitmesi aynı zamanda, ABD ve SSCB’nin, kısmen veya potansiyel nükleer güç olan Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Çin, Kuzey Kore gibi bir sürü ülkeyi politik anlamda zorlama yeteneklerini de yok etti. Pek yakında, nükleer güç olma ihtimalinin Almanya ve Japonya için de ortaya çıkabileceği görülecektir.

Senatodaki tartışmanın ilginç bir sonucu, New York Times’da 8 Ekim1999’da yayımlanan bir Op-Ed sayfasıydı. “Hepimizin İhtiyacı Olan Bir Anlaşma” başlığını taşıyordu ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder tarafından ortaklaşa imzalanmıştı. Bu Op-Ed sayfasında dikkat edilmesi gereken 3 nokta var. Bu muhtemelen, 3 lider tarafından ortaklaşa imzalanan ilk önemli politik deklarasyondu. ABD Senatosu’ anlaşmayı onaylamaya davet ediliyordu, dolayısıyla bu doğrudan doğruya ABD iç politikasına yapılan bir müdahaleydi (zaten ikna olmuş olanlardan başka kimseyi ikna edemeyecek gibi duran bir müdahale). Ama hepsinden önemlisi, apaçık bir tehdit içeriyordu ve bu ortalık yerde açıkça telaffuz ediliyordu. Anlaşmanın ABD tarafından reddi, anlaşmayı henüz onaylamamış olan Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler üzerindeki onay baskısının kalkmasına yol açaçaktır denen yazıda, bunun “nükleer silahlanmanın yayılması yanlılarını cesaretlendireceği” belirtiliyor; ve son olarak yazar üçlüsü, “reddin aynı zamanda NATO içinde köklü bir görüş ayrılığının mevcud olduğunun ifadesi anlamına geleceğini” de ekliyorlardı.

Sadece bunun yüzünden NATO yarın çökecek değil. Ancak politik gerilimler gün geçtikçe her yönden artıyor. ABD gücünün limitleriyle yüzleşiyor. Eğer böyle bir anlaşmayı onaylarsa askeri bir gerilemeden korkuyor. Eğer böyle bir anlaşmayı onaylayamazsa, aynı derecede askeri bir gerilemeye ilaveten, politik bir yenilgiyle de yüzleşebilir.

15 Ekim 1999

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage