Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
28, 15 Kasım 1999
GÜNEY KORE VE NÜKLEER KAPASİTE
New York Times’ın 14 Kasım tarihli sayısı, Birleşik Devletler hükümetinin Kore
Cumhuriyeti’nin gizlice nükleer silah geliştirdiği endişesi taşıdığını
açıkladı. Gazetenin söylediğine göre, Güney Kore pozisyonunu politik olarak hem
Kuzey Kore’ye karşı HEM DE Birleşik Devletler’e karşı güçlendirmek istiyordu.
Burada ilginç bir durumla
karşı karşıyayız, önümüzdeki çeyrek yüzyılın jeopolitiğini simgeleyen bir
durum. Güney Kore ve Birleşik Devletler hükümetleri 1945’ten beri, özellikle de
Kore Savaşı’ndan sonra dünya arenasında çok yakın müttefikler. Öyleyse,
Birleşik Devletler’in yakın bir müttefiki ve onun askeri şemsiyesine öylesine
muhtaç bir ülke, konumunu Birleşik Devletler karşısında niye güçlendirmeye çalışıyor
ki?
Bu sorunun birçok cevabı
olabilir. Bir tanesi apaçık ortada. Bütün ülkeler her
zaman jeopolitik arenada kendi pozisyonlarını güçlendirmeye çalışırlar. Ama
elbette bu çabanın güçlü ve koruyucu bir müttefikin dostluğunu kaybettirme
riski de var. Böylesi politikaların her zaman bir maliyeti vardır. Güçsüz bir
ülke bu yolu takip edecekse önce işin maliyetinin buna değer olması gerekir. Güçlü
patronu gücendirmeyi göze alarak böyle bir politikaya yönelmek, ancak daha
fazla korktuğunuz bir şeyler varsa makul bir temele sahiptir. Tartıştığımız
durumda açıkça rol oynayan iki korku mevcut.
Birincisi şu: Birleşik Devletler’in Kuzey Kore hükümeti ile bir tür
politik anlaşma yapmaya hazır olması ihtimali vardır ve Güney Kore hükümeti
bunun çıkarlarını zedelemesinden korkmaktadır. Görünüşte bu pek muhtemelmiş gibi durmuyor.
Kuzey Kore ile politik bir anlaşma yapma fikri, Birleşik Devletler’de hiç de
rağbet görmeyecek ve Kongre’de şiddetli tartışmalara yol açabilecek bir
konudur. Yine de, Birleşik Devletler ve Kuzey Kore ilişkilerinin şu son beş yıl
içinde, derin bir düşmanlıktan, hala düşmanca olsa da, tedbirli bir ilişkiye
evrildiği şüphe götürmez bir gerçektir. O halde, olur da ilişkileri daha
ileriye götürürlerse, bu çok da anlaşılmaz bir durum olmayacaktır.
Kuzey Kore bu kadar dramatik
biçimde kötü bir ekonomik durumdayken ve dünya sahnesinden (eskiden en yakın
müttefiği olan Çin’den bile) politik olarak izole olmuşken, Birleşik
Devletler’i (belli bir mesafeyi koruyarak da olsa) Kuzey Kore ile görüşmeye
iten şey ne olabilir? Cevap apaçık ortada: Birleşik Devletler’in, Kuzey Kore
hükümetinin potansiyel nükleer silah kapasitesine dair korkusu.
Öyleyse, Güney Kore
hükümetinin, dünyanın şu anki jeopolitik yapısında nükleer silah kapasitesinin
can alıcı bir öneme sahip olduğu sonucuna varmasının neresi tuhaf? Yine bu
durumdan Güney Kore’nin, Kuzey Kore ve Birleşik Devletler nükleer silaha sahip
ama Güney Kore değilken, çıkarlarının diğer iki devlet tarafından ikincil önemde
değerlendirileceği dersini çıkarması da pek zor değil. Ve yine, ABD açısından
bakınca, Güney Kore’nin nükleer silaha sahip olma potansiyelindeki artışın,
önlenmesi gereken bir tehlike olduğu da, aynı derecede açık olmalı.
Bunun yanında, Güney Kore hükümetinin
zihninde dönenlerin altında, daha az acil olsa da, ikinci bir korku daha
bulunuyor olabilir. Beş yıl sonrasına değil de yirmi yıl sonrasına bakıyor
olabilirler. Doğu Asya’da pek çok şey değişiyor, sadece ekonomik arenada değil
askeri ve dolayısıyla politik arenada da. Nükleer silah geliştiren tek ülke
Kuzey Kore değil. Tabii ki Çin uzun bir süredir nükleer silahlara sahip ve
genelde de askeri gücünü ciddi şekilde arttırma arayışında. Ve şu anda
Japonya’da, 1945’ten beri ilk defa, askeri güç oluşturmamaya yönelik anayasa
hükmünün rafa kaldırılması ve bir ihtimal, nükleer silahlara sahip olmanın
gerekli olup olmadığı ciddi bir biçimde tartışılıyor. Karar verirlerse, bunu
büyük bir hızla başarabilecek mali ve teknolojik kaynaklara sahip oldukları konusunda,
herhalde kimsenin kuşkusu yoktur.
Doğu Asya’daki her bir
devletin ayrı ayrı askeri güçlerini artırmaya verdikleri önemin arkasında iki şey
var: Birleşik Devletler’in bölgedeki askeri gücünde ve müdahaleciliğinde öngörülebilir
zayıflama ve bölgedeki istikrarsız politik denge. Bu istikrarsız dengeler
açısından çok karmaşık bir o kadar da acil üç problemin çözülmesi gerekiyor:
Kore’nin birleşmesi, Çin’in birleşmesi ve 21. yüzyıl Kore ve Çin’inin 21.
yüzyıl Japonyası’nı duygusal anlamda yeniden-kabulü. Güney Kore hükümeti bu
meseleler görüşülürken dışarıda kalmaya niyetli değil; ve her an, görüşme
masasında bir sandalye sahibi olabilmenin yolunun nükleer kapasiteden geçtiğini
düşünüyor olabilir. (Belirtelim ki aynı mantık Tayvan için de geçerli ve dolayısıyla,
onların da bu ihtimal üzerine kafa yormuş oldukları tahmin edilebilir.)
Dünyanın bu kritik ve güçlü
bölgesindeki jeopolitik mücadelede başka oyuncular da olacak mı? Belki Rusya;
ama önce güçlü bir orduya sahip bütünlüklü bir politik sistem olarak kendisini
yeniden inşa etmek zorunda, ki bu meselenin gelecekte ne olacağı hala belirsiz.
Belki ASEAN’da (Association of South East Asian Nations -Güneydoğu Asya
Milletler Topluluğu) bir araya gelmiş olan Güneydoğu Asya ülkeleri; fakat
politik olarak bir arada durmak ve ekonomik dengelerini, Doğu Asya arenasının
aktif oyuncuları olabilmeye enerji ayırabilecek düzeyde tutabilmek için, epeyce
uğraşmaları gerekecek. Aslına bakarsanız, gelecek yüzyılda kuracağımız dünyanın
nasıl bir şey olacağını büyük oranda etkileyecek olan bu Doğu Asya bölgesinde
yaşanan mücadeleler, dünyanın geri kalanı için en fazla, (belki kısmen ABD
dışında) sahaya inemeden tribünden izlenecek maçlar olarak kalmaya mahkum.
Emin olabileceğimiz tek şey,
nükleer silahlanmanın, hem de çok yakında ve hayret verici bir hızla,
yaygınlaşmaya devam edeceğidir. Hepimiz, zaten başka bir seçeneğimiz de
olmadığından, politik ruh dünyamızda bu gerçekle yaşamayı öğrenmeliyiz.
Enerjimizi nükleer silahlanmanın yaygınlaşmasını durdurmak uğruna boşa harcayacağımıza,
ortadaki çetin meselelerin politik çözümüne konsantre olmak çok daha yararlı
olacaktır. Aslında, günümüzde Doğu Asya’da devletler arasında nükleer bir
ihtilaf çatışma tehlikesi dünyanın diğer bölgelerine göre hem daha fazla hem
daha az. Az olmasının birçok sebebi var: işin içinde az sayıda devlet var ve bu
devletler geniş ve görece istikrarlılar; rejimlerin başındaki önderlikler çabuk
öfkelenen hafifmeşrep tipler değiller, bugüne dek çoğunlukla soğuk ve gayet
hesaplı bir akılcılıkla hareket ettiler. Diğer taraftan tehlike çok daha fazla;
çünkü eğer olur da bir çatışma patlak verirse, Birleşik Devletler de dahil
olmak üzere, herhangi bir dış gücün soruna müdahale edebilmesi ve önereceği
çözümü/düzeni zorla kabul ettirebilmesi ihtimali çok düşük. Doğu Asya
Balkanlara benzemez. Herhangi bir ihtilaf çatışmaya dönüşürse, yıkımın
sonuçları dehşet verici olacaktır.
Doğu Asya’daki devletlerarası ilişkilerin son halinde çarpıcı olan şey;
hakiki bir müzakere sürecini, bölge devletleri arasında çok-taraflı müzakereleri
başlatmak için hiç kimsenin, hiçbir devletin, hiçbir devlet adamının ciddi bir
inisiyatif üstlenmiyor olması. Hepsi ya çok ürkekler, ya kendi iç sorunlarına
çok fazla gömülmüşler ya da böyle bir inisiyatif almamaları için Birleşik
Devletler tarafından aşırı derecede sindirilmişler. Fakat bu durum değişebilir.
15 Kasım 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage