Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
30, 15 Aralık, 1999
SEATTLE YA DA KÜRESELLEŞME KAMPANYASININ SINIRLARI
1990’lar, malların ve
sermayenin serbest dolaşımının önündeki devletlerarası engellerin kaldırılması
için uzun bir politik kampanyaya tanıklık etti. Bu küreselleşmenin karşı
konulamaz gelişi olarak vaaz edildi. Önde gelen vaizler, ABD hükümeti, en büyük
ulus-aşırı şirketlerin bir çoğu ve birkaç devletlerarası organizasyondu. Vaazın
etkili olabilmesi için, (serbest dolaşımın olumsuz etkilerine karşı halkın ve
işyerlerinin korunmasını talep eden iç politik baskılar karşısında) devletlerin
pes etmesinin önlenmesi, bunun için de çeşitli yapısal şartların sağlanması
gerekiyordu.
Önceleri devletler üzerindeki
temel baskı aracı Uluslararası Para Fonu IMF’ydi: IMF, hükümetlere yaptığı mali
yardımları sözkonusu serbest dolaşımın kabul edilmesi ve çeşitli sosyal
harcamaların kısılması koşuluna bağlamıştı. Bu araç başlangıçta etkiliydi,
fakat Asya Mali krizi denen kriz IMF’nin kendisini de politik baskı altında
bıraktı. Olan şey şuydu: kriz sırasında IMF’nin yardım için öne sürdüğü şartlar
bir dizi ülkede durumu daha da kötüleştirdi ve bunun politik yansımaları da
anında ortaya çıktı. En şaşaalı politik sonuç, Endonezya’da şimdiye dek
yenilmez olan Suharto rejiminin istifaya zorlanmasıydı. Bu durum, çeşitli
muhafazakar batılı (Dünya Bankası, Jaffrey Sachs, Henry Kissinger, Georgo
Schultz gibi) güçlerin IMF politikalarının siyasal
hikmetini sorgulamasına yol açtı. Neticede IMF geri plana çekildi.
Baskının merkezi Dünya
Ticaret Örgütüne’ne (World Trade Organization, WTO) kaydı. Birleşik Devletler
Pükümeti ve ulus-ötesi şirketler, WTO’nun yaptığı anlaşmaları, imza atan
devletlerin korumacı olabilmelerini imkansız kılacak şekilde hazırlaması için çabaladılar.
İlk olarak, ülkelerindeki yabancı yatırımların rollerini sınırlama konusunda
devletlerin elini kolunu bağlayan bir Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’nın
(Multilateral Accord on Investments -MAI) kabul edilmesi gündeme geldi.
anlaşmayı onaylayanlar çoğalmaya başlamıştı ki, toplumsal hareketlerin, bazı Güney
ülkeleri ve bazı Avrupa hükümetlerinden (özellikle de Fransa’dan) gelen
muhalefetin birlikte yol açtıkları curcuna, bu buldozeri durdurdu.
Başkan Clinton DTÖ’ye
Seattle’da serbest dolaşım üzerine yeni bir “Binyıl Buluşması” müzakereleri
dizisi düzenletirken, bu duble yenilginin üstesinden gelmeyi umut ediyordu.
Seattle seçildi; çünkü burada “çok-yanlıcılar” Bill Gates önderliğinde güçlü
bir desteğe sahipti ve bu kentin bilgisayar yazılım endüstrisi için sembolik
bir önemi vardı. Hesapta Seattle Clinton için büyük bir başarı, bir dizi (en önemlileri
Glass-Steagal yasasının iptali ve NAFTA, [North American Free Trade
Association, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği] anlaşması olan) serbest
dolaşımcı girişimin sonuçlandırılacağı doruk noktası olacaktı. Bu Glass-Steagal
yasası, 1932’de Büyük Bunalım nedeniyle kabul edilmiş olan ve ABD’de bankaların
tüm mali etkinlikleri tekelinde bulundurmasını sınırlandıran bir yasaydı.
Clinton ve ABD hükümeti ellerinden gelenin en iyisini yapmaya
çalıştılar. Ve ilk haftanın sonunda, tümüyle yenilgiye uğradıklarını itiraf
etmek zorunda kaldılar -en azından şimdilik. Hiç şüphesiz, tekrar
deneyeceklerdir. Fakat bu küçük bir yenilgi değildi. Bu durum, solda ve tabii
ki sağda, ABD’nin karşı konulamaz gücü şarkısını halen ağzından düşürmeyen kim
varsa, topunun o bayat argümanlarını sorgu masasına yatırdı. Çünkü durum
tersine dönmüş durumda. Seattle, ABD hükümetinin, her şeyini ortaya koyduğunda
bile, önemli bir uluslararası ekonomik mücadelede geri adım atmak zorunda
kalabilecek denli tökezleyebileceğini gösterdi.
Engeller nelerdi? Üç engel
vardı. En önemlisi, ama medya analizlerinde en az değinilenle başlayalım.
ABD’nin pozisyonuna karşı (Büyük Britanya’nın da önemli ölçüde katkısıyla)
Avrupa Birliği (AB) güçleri ve Japonya’dan kuvvetli bir muhalefet yükseldi.
Peki niçin? Cevap o kadar basit ki kimsenin bundan bahsetmemesi insanı
şaşırtıyor. ABD’nin ekonomik çıkarları hem AB’nin hem Japonya’nın çıkarlarıyla
direkt çatışıyor. Bu otuz yıldır böyleydi, önümüzdeki otuz yılda da fazla böyle
olacak.
Son otuz yıl boyunca, bu
küresel ekonomik durgunluk dolayısıyla da yüksek işsizlik (ve karlılığı
sürdürmenin en garanti yolu olarak öne çıkan mali spekülasyonlar) döneminde,
ABD-AB-Japonya Üçlüsü işsizliği birbirlerine ihraç etmek ve spekülatif
birikimin merkezi olmak için aralarında mücadeleye giriştiler. Batı Avrupa
1970’lerde Japonya 1980’lerde ve ABD 1990’larda en iyiydi. Fakat oyun devam
ediyor. Ve dünya-ekonomi bu durgunluk döneminden çıkıp üretim artışının
yaşandığı bir genişleme dönemine girerse Üçlü bu genişlemeden en karlı çıkacak
olan tekellerin merkezi olma konusunda rekabet içine girecek.
Peki medya bunu niçin
göremedi? Medya ekonomik mücadeleleri gözlemleme zahmetine girmektense
jeopolitik sonuçlar üzerinde yoğunlaştı. AB ve Japonya’nın, Körfez Savaşı’nda,
NATO’nun genişlemesi ve Kosova konularında ABD’nin politik baskısına tümüyle
teslim oluşunu gördü. Ama, son otuz yıl boyunca ne AB’nin ne Japonya’nın önemli
ekonomik meselelerin bir tekinde bile (örneğin Rusya ve Batı Avrupa arasındaki
boru hattı meselesinde, veya Japonya’nın ABD şirketleri ve bankalarının Japon
iç piyasasına girişinin önüne çıkardığı bin bir engel konusunda) teslim
olmadığını görmedi. Seattle’da Avrupalı çiftçilere verilecek hükümet
sübvansiyonları konusunda da teslim olmaya niyetleri yoktu; ABD sert kayaya
toslamıştı.
Durumun hala yeterince kötü
olmadığı söylenebilir. Öyleyse buna bir de sokak gösterilerini ekleyin -çoğu
zaman tahrifat içerse de medyada epeyce yer kaplamışlardı. Şaşırtıcı olan kitle
gösterilerinin yapılması değildi. Sonuçta, serbest dolaşım, zengin ülkeler de
dahil olmak üzere tüm dünya genelinde reel gelirler açısından ekonomik
kutuplaşmanın daha da artmasına yol açıyordu. Şaşırtıcı olan, protestoların
derinliği ve yelpazenin genişliği oldu. Bu sefer her zamanki sol eylemcilere ek
olarak iki ana akım daha oradaydı: ABD sendikaları ve orta sınıf çevreci
hareketler.
Sendikacıların çok basit bir
istekleri vardı: malların ve sermayenin serbest dolaşımı karşılığında, dünya ölçeğinde
uygulanacak bir asgari iş koşulları anlaşması. Çevrecilerin istediği karşılık
ise, dünya ölçeğinde uygulanacak asgari bir çevre koruma anlaşmasıydı. Başkan
Clinton bu protestocuları reddetmeyi göze alamazdı; çünkü işçi sınıfı ve çevreciler
Demokratların 2000 yılı seçimlerindeki zaferinin vazgeçilmez ayaklarından
ikisiydi. Bu yüzden de Clinton kendini akıntıya bırakmayı seçti, en azından
görünüşte ve WTO’yu sendikaların ve çevrecilerin isteklerini karşılamaya çağırdı.
Clinton’ın bu talebi Seattle’daki Güneyli delegasyonların isyan kararlılığını
daha da pekiştirdi.
Neticede Güneyli devletlerin,
günümüzün aşırı-kutuplaşmış dünya ekonomisinde, dünya piyasasındaki vahşi
rekabete direnmek için ellerindeki tek silah, bazı ürünleri Kuzey ülkelerine
göre daha ucuza üretebilmeleri. Çünkü emekçilere daha az ödemekte ve çevreyi
korumak için daha az harcamaktalar. Eğer birisi bu avantajları da ellerinden
alırsa, suyun üzerinde bile kalabilmek için ne umutları kalabilir ki? Dünya ölçeğinde
bir ekonomik yeniden-bölüşümün olmayacağını çok iyi biliyorlar, şu aralar ciddi
korumacı sınırlamalar koymak için yeterince güçlü olmadıklarını da yine çok iyi
biliyorlar.
İşte her şey ortada. Clinton
ve ABD Pükümeti üç taraftan sert bir muhalefetle karşı karşıya: diğer zengin
devletler (AB ve Japonya), içerideki baş destekçiler (sendikalar ve çevreci
gruplar), Güneyli devletler. ABD belki iki rakiple başa çıkabilirdi. Ama üçü
birden çok fazla geldi. Önümüzdeki on yıl içinde bu saflaşmada kayda değer bir
değişiklik olacak mı? Biraz şüpheli.
15 Aralık, 1999
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage