Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
31, 1 Ocak 2000
YÜZYIL GEÇTİ BİNYIL GEÇTİ
Bizler hep beraber milenyumu
kutlarken, medya, geçmişle ilgili ama aslında geleceğe ilişkin beklentilerin
ifadesi olan düşüncelerle dolu. Bunların çoğu
enteresan şeyler. Time dergisi
yüzyılın adamı olarak Albert Einstein’ı seçti, böylelikle bilimsel bilginin bu
yüzyılda kaydettiği ilerlemeyi de kutlamış oldu. Bu risksiz de bir seçim; çünkü
bu sayede Time, çeşitli siyasi
figürler arasından seçim yapmak gibi nazik bir durumunda kalmaktan kurtuldu
-bize adayların Franklin Roosevelt, Winston Churchill ve Mahatma Gandi olduğunu
söylediler. Fakat bu seçim, aynı zamanda da bilim denen sihire, bilim denen o
Tanrı’ya (çünkü eğer 20. yüzyılın bir Tanrısı vardıysa, oydu) sunulan bir
armağandı.
Asıl soru, 2000’den baktığımızda nelerin 20. yüzyılın ya da geçen
milenyumun en önemli olayları olduğunu düşündüğümüz değil. Asıl soru, aynı soruya 2100’de ne cevap verileceği. Şunun üzerine bahse
girerim: 20. yüzyıl 2100’de üç şeyle hatırlanacak -Birleşik Devletler’in hegemonyası;
batılı-olmayan dünyanın politik dirilişi; 1968 dünya devrimi. Geçen binyıl ise,
kapitalist dünya-ekonominin meydana çıktığı devir olarak hatırlanacak; bu
ekonomi, 2100’de, birçok günümüz insanının olduğunu düşündüğünden çok daha az
pozitif bir dönüşüm olarak değerlendirilecek. Ve hatta, 2100’de belki o da artık geçmişe ait
bir olguya dönüşmüş olacak.
Henry Luce’un meşhur sözüyle,
yirminci yüzyıl ‘Amerikan yüzyılıydı’. Bunu 1945 civarlarında söylemişti ve
elbette 1945 bu sözün söylenebileceği en uygun zamandı. 1945 yılı, Birleşik
Devletler’in Almanya’yla arasındaki savaşı zaferle sonlandırarak
dünya-sistemdeki hegemonyayı İngiltere’den devraldığı dönemdi. En iyi döneminde
(1945’ten 1960’lara) Birleşik Devletler, dünyadaki herhangi bir ülkeyi devre dışı
bırakabilirdi, yurttaşlarına dünyadaki en yüksek hayat standardını sağlamıştı
ve dünya siyasi arenasında istediğini kolayca elde edebiliyordu. En büyük
askeri güçtü ve bunu hiçbir zaman kanıtlamak zorunda kalmadı. Kültürel
aktivitenin dünya merkezi olmaya bile kalkıştı. Ya özenilecek-yarışılacak bir
model, ya bir korku ve nefret nesnesi olarak herkesin gözünde merkez oydu;
dünya-sistemdeki merkeziliği evrensel bir kabul görmekteydi. Soğuk Savaş bunun
bir istisnası değil, en iyi sağlamasıydı. Çünkü Soğuk Savaş, derindeki
danışıklı dövüş mutabakatını gizleyen, koreografisi titizlikle hazırlanmış bir
sembolik dövüş programıydı ve Sovyetler Birliği tarafından da Birleşik
Devletler’e doğrudan meydan okunamayacağının kabulüydü.
Kabul edilmeli ki, Birleşik
Devletler 1945 öncesinde de yükselişteydi ama henüz hegemonik bir güç değildi.
Ve 1970’ten sonra Birleşik Devletler düşüşe geçti, ama hala, 2000’de de olduğu
gibi, dünyanın en güçlü ülkesiydi. Öyleyse yirminci yüzyılı Amerikan yüzyılı
olarak tanımlamak, sadece retorik değil, ahlaki içerikten yoksun analitik bir önermedir.
Şurası kesin ki, birçok propagandist hikayenin burada bitmesini isterdi. Fakat,
hikayenin tamamı bu değil.
Yüzyılın tamamının Batılı
olmayan dünyanın diriliş yüzyılı olduğu da doğru. Şunu hatırlayalım ki;
ondokuzuncu yüzyıl, onbeşinci yüzyıl sonlarından başlayan bir sürecin doruğu
olarak, Batılı olmayan dünyanın siyasal anlamda nihai ve topyekun batışının
yaşandığı yüzyıldı. Ve yirminci yüzyıl: 1905’de Japonya Rusya’yı yenilgiye
uğrattı. I. Dünya Savaşı’na giden yıllarda Meksika, Çin, Afganistan,
Türkiye/Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da ‘modernleşmeci’ devrimler; Hindistan,
Arap dünyası, Güney Afrika, Filipinler ve Küba’da önemli siyasal olaylar
yaşandı. Rus devrimlerini değerlendirmenin en iyi yolu, bu üç devrimi (1905’te
bir 1917’deyse, birisi özellikle önemli olan Bolşevik devrimi olmak üzere, iki
devrim) yeryüzündeki Batı egemenliğine karşı ortaya çıkan bu ani patlamanın bir
parçası olarak ele almaktır.
1917’den sonra, hikaye yüzyıl
boyunca kesintisiz bir biçimde devam ediyor. 1955’deki Bandung toplantısı,
Batılı olmayan dünyanın oldukça yüksek bir sesle dünya siyasetinde kendisinin
de ciddiye alınması gerektiğini dile getirdiği sembolik bir an olarak kabul
edilebilir. Şimdi 2000’de bile dünya-sistemin ezilen üçte ikisini Batılı
olmayan dünyanın oluşturuyor olması, bu dirilişin gerçekliğini azaltamaz. Hatta
bu dirilişin önümüzdeki yüzyılda daha da büyüyeceği, öyle ki, 2100 yılında
dünyanın 1900’deki örgütleniş biçimini duyanların kulaklarına inanamayacağı öngörülebilir.
20. yüzyılın büyük çelişkisi,
Batılı olmayan dünyadaki dirilişle Birleşik Devletler hegemonyasının yanyana
yaşamasıydı. İnsan bunların birbirleri aleyhine çalışan şeyler olduğunu
sanabilir. Ama öyle değildi, hem de hiç. Bunu açıklayabilmek için 1968’e, o
sembolik momente gelmeliyiz. 1968’e kadar, Birleşik Devletler hegemonyasının VE Batılı olmayan dünyanın dirilişinin
arkasında, her iki tarafın lider kadrolarının da paylaştığı ve merkeziyetçi
liberal cennet hayallerinde somutlaşan şöyle bir ortak inanç vardı: uzmanlarca
yürütülen tedrici, devlet-güdümlü bir reformculuk, yeryüzündeki ekonomik ve
sosyal zıtlıkları bir şekilde sona erdirebilir, demokratik ve az çok eşitlikçi
bir dünya-sisteme kavuşulmasını sağlayabilir.
Fakat, Birleşik Devletler
tartışılmaz hegemonik güç konumunda iken VE
ulusal kurtuluş hareketleri Asya Afrika Latin Amerika’da neredeyse her yerde
iktidarda iken, 1960’lı yıllarda, zıtlıkların biteceği beklentisinin boş bir
hayal olduğu; bitmek bir yana, zıtlıkların (hem ekonomik hem toplumsal
kutuplaşmanın) gayet istikrarlı bir şekilde artmaya devam ettiği, yüzyılın son
30 yılında ise kesinlikle çok çok daha fazla artacağı, apaçık görülür hale
gelmeye başladı. İşte böylece bastırdı muazzam hayal kırıklığı: Dünya
Düzeni’nin merkezci liberal reformculuğunun da, benzer programı daha radikal
bir retorikle süsleyerek ortaya süren sözümona devrimci hareketlerin de
pompaladıkları hayaller boş çıktı. Ve bizler, o gün bugün bu büyük hayal
kırıklığının sonuçlarını yaşamaktayız. Bu, devletçilik karşıtlığını doğurdu.
Bu, bazı “grupların” başka bazı “gruplara” karşı defansif silahlanmaya
yönelmelerini doğurdu. Bu, umudun yerini alması için, korkuyu doğurdu. İçine
girdiğimiz kaotik dönemin habercisi, buydu.
Geçmiş binyılın o muazzam
vakasını, kapitalist dünya-ekonominin yaratılmasını daha da gözalıcı hale
getiren de (1968 dünya devriminin hem simgelediği hem de iyice
yaygınlaştırdığı) bu büyük hayal kırıklığıdır. Her türlü olasılık hesabına
meydan okuyan ve tarihsel olarak hiç beklenmedik bir şey olan bu yaratım,
şüphesiz, 8-10,000 yıl önce tarımın keşfedilişinden beri ortaya çıkmış en
dönüştürücü insani fenomendir. Çünkü çok temel iki şeye yol açtı.
Yerküreyi tek bir tarihsel
sistem haline getirdi. Bu birdenbire olmadı. Fakat kapitalist sistemin mantığı,
kararlı yayılmacılığı, teknolojik değişime sunduğu maddi teşvikler, alternatif
tarihsel sistemlere yönelik yıkıcılığı, bu gezegenin en ücra köşelerini bile
kendisine eklemleyebilmesini sağladı. 19. yüzyılın ortalarına kadar bu henüz
tam olarak gerçekleşmiş değildi. Fakat görülmesi gereken kritik nokta, bununla
karşılaştırılacak hiçbir şeyin daha önce vaki olmamış veya olamayacak
olmasıdır.
İkinci büyük değişim
ahlakiydi. Kapitalist sistem, kesintisiz sermaye birikiminin, sadece mümkün
değil aynı zamanda meşru ve toplumsal öncelik sahibi olduğu bir sistemdir.
Oyunu kurallarıyla oynamayanlar -hem ekonomik hem siyasi hem kültürel anlamda-
kaybederler. Cin, ki aslında hep oralarda bir yerlerdeydi, şişeden çıkarılmıştır.
Ve onu daha önce şişede kapalı tutan herkes -dini liderler, hükümdarlar ve
dünya ahalisinin büyük kalabalıkları- bir şekilde çaresiz kalakalırlar. Bu cin
hiçbir zaman 2000 yılında olduğu kadar güçlü görünmemişti. Pek az insan bu
durumdan hoşnut, birçoğu onaylamıyor ve üzülüyor, pek çok insan ise bundan
dolayı ziyadesiyle acı çekiyor. Bu türden bir sistemin sağlamlığı ve
sürekliliği/istikrarı büyük oranda, insanların çoğunluğunun pasifliğine
dayanır. İşte 1968 ve sonrasının hayal kırıklığı burada devreye girer:
Pasifliği silip yokeden şey hayal kırıklığıdır.
Demek ki, belki de 2100’de
cinin şişeye geri konulduğunu görebiliriz. Ama göremeyebiliriz de. Gezegeni şimdi
olduğundan daha da sıkı bir biçimde kaynaşmış görebiliriz. Fakat tam tersini de
görebiliriz. Asıl mesele şu: elli yıllık uzun bir momente, bir tarihsel tercih
dönemine girmiş durumdayız. Sonuç ne çıkacak, hiç mi hiç belli değil. Fakat tek
tek her birimiz sonucu etkileyebiliriz; çünkü kaostan sonra ortaya çıkacak olan
düzen, politik ve ahlaki mücadelenin sonucudur. Yeni milenyuma girerken işte
bunun üstünde düşünmeliyiz.
1 Ocak 2000
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage