Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

35, 1 Mart 2000 

ABD VE ÇİN: BİRBİRİNİN DÜŞMANI MI MÜTTEFİĞİ Mİ?

 

 

Modern dünyada, ABD ve Çin’in fırtınalı bir ilişkisi olmuştur. 19. yüzyılın başında, genç ABD cumhuriyeti önemli ilk Çin ticaretini başlattı. Ardından ABD’li Protestanlar, Hıristiyan inancını va’zetmesi için Çin’e en ehil misyonerlerini gönderdi. Sun Yet-Sen* Amerika’da okudu. Ve ikinci Dünya Savaşı sırasında, ABD Japon hakimiyetine karşı direniş göstermesi için Çin’e dışarıdan askeri yardım yapan önde gelen ülkeydi. 1945’te Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesinden birisi olması, ABD’nin ısrarı ile gerçekleşti.

Fakat, 1949’da Çin Komünist Partisi iktidara geldiğinde, iki ülke arasındaki dostluğun ortadan kalktığı görüldü. ABD Tayvan’a çekilen Çang Kay-Şek’in Kuomintang’ını** korumak için donanmasını gönderdi. Ve Çinli gönüllüler, 1950’de başlayan savaşta Kuzey Koreliler’i destekledi. ABD’de ‘Çin sorunu’ gündeme geldi: “Çin’i kim kaybetti?”, komünist rejime karşı askeri harekat öneren Amerikalılar’ın üzerinde yoğunlaştığı ana temaydı. Ve Çin’de, ABD dünyada başı çeken emparyalist güç olarak tanımlanırken aynı zamanda “kağıt kaplan” olarak adlandırıldı. ABD ve Çin arasında ortaya çıkan soğuk savaş retoriği, ABD-SSCB arasında ortaya çıkan soğuk savaş retoriğine göre çok daha şiddetliydi.

Sonra olayların akışı değişti. Çin, SSCB ile ittifakını kesin ve kararlı bir şekilde bozdu. Çinliler Birleşik Devletler ile “pin-pon diplomasisi” yapmaya başladı. Ve birdenbire, tüm dünyayı şaşırtacak şekilde, Richard Nixon ve Mao Zedung Çin’de buluşup birlikte çaylarını yudumladılar. Yorumcuların neredeyse tamamı bu olaya basit bir jeopolitik açıklama getirdi: Her iki güç en azından kısa vade için baş düşman olarak gördüğü SSCB’yi ekarte etmek amacındaydı. Ve bu tabi ki, retoriğin dramatik bir şekilde tersine dönmesini yalnızca Nixon ve Mao, uzlaşmazlığıyla ünlü bu iki kişi sağlayabilirdi.

Basit olarak çayların yudumlanmasıyla başlayan süreç, Çin’in dünya-ekonomiye katılma biçimini ve derecesini önemli bir değişikliye uğrattı: Her zamankinden daha büyük, daha açık, daha kar-yönelimli bir ekonomi. Bu hem ABD’nin hem de Çin’in istiyor gözüktüğü şeydi. Ne Tienanmen* ne de Sovyetler Birliği’nin yıkılışı Çin’in dünya ticaretindeki ekonomik ilerleyişinin ve ABD ile düzeltmiş olduğu politik ilişkilerinin hızını kesemedi -birkaç yıl öncesine kadar. Birkaç yıl öncesine kadar, izlenen bu yörüngenin sorgulanmasına yol açacak tek bir olay gösteremeyiz. Ve artık her iki tarafta da eski retoriğin tekrar canlandırılması yönünde sesler yükseliyor. ABD Çin’in Tayvan konusunda çok tehditkar hale geldiğini düşünüyor. Çin, ABD Hava Kuvvetleri’nin Belgrad’taki Çin Büyükelçiliğini bombalamasını pek önemsemedi. ABD olayın bir kaza olduğunu açıkladı, fakat Çin buna inanmadığını açıkça ortaya koydu.

Birçok insanın çeyrek yüzyıldan fazla bir zaman önce sorulan bir soruyu yeniden sorduğunu farkettim: “ABD ve Çin arasında savaş çıkacak mı? Çıkacaksa ne zaman?” Bana göre bu soru, gerçekte olan biteni elinden kaçırıyor. Gelin iki güç arasında 1970’de başladığı farzedilen ‘ittifak’ı inceleyelim. Bu kesinlikle resmi ideolojinin eğilimine dayanmıyor. Aslında, resmi ideolojideki farklılıkların hasır altı edilmesi anlamına geliyor. İlişkinin temeli öncelikle ekonomikti. Tarafların, daha uzun süreli olmasa bile, sonraki 20-30 yıl için sözkonusu olacak ekonomik çıkarlarıyla ilgiliydi.

ABD Çin’den ne istiyor? ABD’nin önümüzdeki 20-30 yıl içindeki başat ekonomik sorunu, Batı Avrupa ve Japonya ile çok keskin bir rekabete girdiği “üçlü” dünya-ekonomide, sermaye birikiminde edindiği konum itibarıyla oynadığı merkezi rolü nasıl sürdüreceğidir. Bu kolay olmayacak. Kapitalist dünya-ekonominin gelecek büyük büyüme sürecine (yeni bir Kondratieff A-evresi) girdiğimizde, ABD’nin yeni öncü sanayi alanlarının monopol benzeri kurumlarını rakiplerine göre daha iyi kontrol edeceği hiç de kesin değildir. Ve üçlü rekabetin ikili bir rekabete inmesiyle, Batı Avrupa karşısında olası bir ABD-Japonya ekonomik işbirliği öngörülebilir.

Eğer gerçekleşirse, bu bağlantının açıkça dört şeye ihtiyacı olacak: Geniş bir sermaye yatırım bölgesi, düşük-maliyetli üretime izin veren geniş bir bölge, yeni öncü sanayiler için geniş bir tüketici pazarı ve destekleyici askeri güç. Çin tek başına dördünü de sağlıyor. Bu nedenle, ABD’nin bölgesel düzenlemelerde Çin’i kapsama meselesine öncelik vermesi temel bir öneme sahipmiş gibi görünüyor. Bu elbette Japonya’nın da, en hafif deyimiyle, çıkarına olacaktır. Fakat verili durumda Japonya’nın eskiden kalma Çin düşmanlığı sözkonusu olduğundan, ABD mutlaka bu sorunu halletmeye yönelik politik yol gösterici olmak zorunda.

Peki, Çin’in gelecek 20-30 yıl içindeki çıkarları ne? Çin kendi tarihinden şunu öğrendi ki dünyada saygı görmesi için birleşik bir devlet olması gerekiyor. Çin Komünist Partisi’nin politik gücü, uzun bir çözülüş döneminin ardından, 1949’da böylesi bir yeniden birleşmeyi restore etmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, Çin liderliği için bir numaralı öncelik, sadece ülkeyi bir arada tutmaktır. Bu, hem içerdeki sıkı politik denetimi hem de hükümetin Tayvan’ın Çin devletiyle yeniden entegrasyonu üzerinde bu kadar durmasını açıklıyor. Bu aynı zamanda güçlü ve modern silahlı kuvvetler inşa etmek için gösterdikleri çabayı ve yaptıkları harcamaları da açıklıyor. Bu Pekin’in kendi egemenlik bölgesini genişletmek istediği anlamına gelmiyor. Daha ziyade, Çin imparatorlarının kayıtlarında uzun süre bahsi geçen eski bir tarzı yeniden canlandırmak için himaye bölgesini genişletmek istiyor.

Politik güç hedefi peşinde koşulmasının birinci derecedeki sebebi ekonomik gücün sağlanmasıdır. Çin liderlerliği kapitalist dünya-ekonominin nasıl çalıştığını gayet iyi anlıyorlar. Ekonomik açıdan zayıf bir bölgenin dünya-ekonominin meta zincirlerine hangi şekilde dahil olabileceğini biliyorlar. Çinliler, ürettikleri artık değerin çok azını alıkoyan çevre ihracatçıları olabilirler. Ve bu tam da geleceğe dair büyük korkuları. Veya dünyanın ekonomik pastasından daha büyük bir dilim alıkoymalarına olanak sağlayacak çeşitli politik mekanizmaları devreye sokabilirler. Bu orta vadedeki hedefleri.

Öyleyse son birkaç yılın bu gürültüsü, yenilenmiş kılıçların bu şakırtısı, şiddetini artıran bu çatışma retoriği nedir? Sorunun yanıtını tek kelimeyle verelim: Pazarlık. ABD Çin’in daha fazla “açılmasını”, “görüşmelere” başlamak ve bu yolu izleyerek Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) girmesini istiyor. Çin, WTO’ya girmek istiyor, fakat büyümekte olan bazı rekabetçi sanayilerinin korunması şartıyla. Ve ekonomik terimlerle dönen bu tartışma, çeşitli alanlarda ve çeşitli kisveler altında devam ediyor. Çin Denizi’ndeki askeri tatbikatlar ya da ABD’li kongre üyelerinin Çin’in insan hakları sicili hakkında öfkeye kapılmaları, pazarlığın bir parçası olarak düşünülebilir.

İki şeyi gözlemlemek gerekiyor. Çin açıkça, nükleer kapasitelerini arttımaya çalışan dünya üzerindeki orta dereceli güçlerin bazılarıyla bağlarını sürdürme ve geliştirme yolları arıyor. Bu ABD’nin canını sıkıyor ve Çin her seferinde bu kadar ileri gitme, daha fazla ileri gitmeme, daha doğrusu bu kadar hızlı gitme, daha hızlı gitmeme konusunda dikkatli davranıyor. Güvenlik Konseyinde ABD önergeleriyle savaşıyor fakat nihayette çark ediyor ve onları veto etmiyor. Diğer yandan, ABD’de devam eden başkanlık yarışına dikkat edin. Bugün için dört ciddi aday söz konusu: Olası Cumhuriyetçi adaylar olarak Bush ve McCain, olası Demokrat adaylar olarak Gore ve Bradley. Bu dört adayın her biri kendisini diğerlerinden farklı kılmanın yollarını bulmaya çalışıyor. Üzerinde zımni bir anlaşmaya varmış gibi göründükleri sadece bir büyük jeopolitik mesele var: Çin karşısında Nixon’dan Clinton’a kadar tüm ABD başkanları tarafından sürdürülen yaklaşımın korunması.

Öyleyse savaş yok, sadece sıkı pazarlık var.

1 Mart 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage