Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
39, 1 Mayıs 2000
NÜKLEER ŞAMPİYON OLARAK BİRLEŞİK DEVLETLER
Eski bir zamanda, 1970’lerde,
Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği karşılıklı olarak nükleer silah
indirimi yapma konusunda anlaşmıştı. O zamanlar birer süper güçtüler ve bu
kararın karşılıklı avantaj sağlayacağını düşünüyorlardı. Her iki kampta yer
alan şahinlere bunun iyi bir düşünce olduğunu kabul ettirmek pek de kolay
olmamıştı, ama sonuçta sağduyu galip gelmişti.
1980’lerde Reagan’ın vahşi bir düşüncesi vardı: ABD başedilemez bir
savunma kalkanı kurmak zorundadır. Bu teklif içinde iki problemi
barındırıyordu. Nükleer anlaşmanın ihlali anlamına geliyordu ve imkansız olmasa
da, projenin gerçekleştirilmesi teknik olarak son derece zor görünüyordu. Bu
nedenle Reagan’ın düşüncesi kabul edilmedi.
Sonra, Soğuk Savaş sona
erdi. Rusya’nın nükleer kapasitesi azalmıştı, ama hala hatırı sayılır bir güce
sahipti. Ve nükleer silahlanma hızla yayılmaya devam etti. Elbette İsrail, uzun
zamandan beri, beyan edilmemiş bir nükleer güce sahipti. Aynı durum Güney
Afrika için de geçerliydi. Fakat, post-apartheid rejim iktidara geldiğinde,
Güney Afrika bu güçten feragat ettiğini açıkladı. Hindistan ve Pakistan da bir
süredir nükleer güce sahipti ve 1990’larda nükleer kapasitelerini önemli
derecede artırdıklarını kamuoyuna gösterdiler. Öyle görünüyor ki, nükleer gücü
neredeyse elde etmiş olanlar ya doğrudan ya da potansiyel olarak ileriye dönük
çabalarına hız verdiler. Bir kısmı ABD’nin “haydut devletler” olarak
nitelendirdiği devletlerdi: Kuzey Kore, Irak ve Libya. Diğerleri ABD’nin
müttefikleriydi: Güney Kore, Japonya, Almanya ve muhtemelen Arjantin.
Clinton başkanlığındaki
ABD hükümeti bu durumu çeşitli yollarla çekip çevirmeye çalıştı: Rusya’ya ve
Kuzey Kore’ye el altından para yardımı yaptı, Irak’a ambargo uyguladı,
Hindistan ve Pakistan’a kamuoyu önünde ricalarda bulundu ve İsrail ile özel
ilişkiye geçti. Bu
politika bir yere kadar işe yaradı. Fakat, ABD’nin nükleer gücü, hala devasa
bir büyüklüğe sahip olsa da, yavaş yavaş kan kaybetmeye başladı. Dolayısıyla,
ABD’deki Cumhuriyetçi muhalefet Reagan’ın projesini yeniden canlandırdı ve
yürürlüğe konması için baskı yaptı. Ve bu defa Demokratlar 1980’lere
oranla daha zayıf gözüküyorlardı. ABD ordusu da istekli gözüküyor ve seçmenler
üzerinde büyük etkisi olan güçlü bir lobi oluşturuyor.
Şu an içinde bulunduğumuz durum, Clinton’ın bu olasılık üzerine “kafa
yormasıdır”. Nükleer silahlanma yarışının bu şekilde tek taraflı
canlandırılmasının politik olarak yaratacağı hasarı sınırlamak amacıyla, ABD,
Rusya ile bir düzenleme yapmanın yollarını arıyor. Nükleer savunma kalkanı
projesini kısmen başlatmak için Ruya’dan izin koparmaya çalışıyor ve bunun
karşılığında Rus çıkarların gözeten tavizler verilecek. Bu yolda Clinton’ın önünde
iki engel var. Bir tarafta, Senato’da Cumhuriyetçiler adına konuşan Jesse
Helms’in, Clinton’ın Rusya ile yapacağı herhangi bir anlaşmanın Senato’dan onay
almayacağını açık bir şekilde deklare etmesi. Helms bu güce sahip ve bu nedenle
bir mutabakata varılması mümkün değil.
Aynı zamanda, ABD’nin böylesi bir savunma kalkanı yaratmak için
gösterdiği varsayımsal çaba, geçtiğimiz ay düzenlenen ve nükleer yayılmanın önlenmesini
konu alan Birleşmiş Milletler konferansında oybirliğiyle, evet oybirliğiyle
reddedildi. ABD’ye karşı oy kullananlar arasında dünya diplomasisindeki yakın
müttefikleri Fransa ve hatta İngiltere var. ABD’nin bu iki müttefiği projeyi
politik delilik olarak nitelediler. Kendi nükleer kapasitelerini korumaları
finansal açıdan zor (arzu edilmeyen) bir hale gelebilirdi ve bu nedenle göreli
bir güç kaybına uğrayabilirlerdi. Gelecekte, ABD’nin sadece “haydut devletlere”
değil, sadece Rusya ve Çin’e değil, aynı zamanda Fransa ve İngiltere’ye de
yönelme olasılığı vardı.
Clinton tamamiyle köşeye sıkışmış durumda. Son elli yıl içinde,
diplomatik olarak yalıtılmışlığın bu dereceye ulaştığı başka bir deneyim
yaşanmamıştı ve bu konuda ülke içi bir acizlik de sözkonusu. Dolayısıyla, bu sene
herhangi bir adım atılamayacak. Peki ya seçimlerden sonra? Çok açık ki bu,
Bush-Gore yarışının sonucuna bağlı. Ve kimin kazanacağı henüz belli değil. Her
iki olasılığı gözden geçirelim. Eğer Gore kazanırsa, bu konularda politikası
Clinton’dan çok da farklı olmayacak. Ve muhtemelen kısıtlamaları da aynı
olacak. Yalnızca bir mucize eseri Senato’daki çoğunluğu Demokratlar ele
geçirirse durum değişebilir, ama bu hiç de olası görünmüyor. ABD’nin nükleer
oyundaki pozisyonunu ilerletecek zekice bir satranç hamlesi yapabilir mi? İmkansız
değil, ama şansı çok az.
Eğer Bush kazanırsa, Cumhuriyetçiler kendi içlerinde, ABD’nin tek yanlı
olarak dünyanın fikrini ne dereceye kadar umursamayabileceği yönünde büyük bir tartışmaya
girecek. Burada da çıkacak sonuç belirsiz. Fakat, ABD nükleer savunma kalkanını
inşa etme yolunda bir takım çalışmalar başlatması olası görünüyor. Böyle
olursa, diplomatik çalkantıların yaşanmasının da olası göründüğünü
söyleyebiliriz. Örneğin, şu tahminde bulunabiliriz: NATO’nun yapısı bütünüyle
sarsılabilir ve NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusu kurmak aciliyet
kazanabilir.
Neredeyse kesin görünen şu ki, ne Gore’un ne de Bush’un politikası
nükleer yayılmayı frenleme olasılığını içermiyor. Ve olası bir Bush iktidarı
sürecin şiddetini bilfiil arttırabilir. 2010’dan itibaren, çok daha ileri
düzeyde nükleer kapasiteye sahip bir Amerika, ABD’den duyulan rahatsızlığın çok
daha arttığı bir Batı Avrupa, açıkça ilan edilmiş olsun ya da olmasın nükleer kapasiteye
sahip güçlerin daha da çoğaldığı bir dünya ile karşı karşıya kalabiliriz. Doğu
Asya (ABD’nin bölgede muhafaza ettiği nükleer silahlara ek olarak) yoğun
nükleer silahlanmanın yaşandığı bir alana dönüşebilir. Peki bu durumda, ABD’nin
görece gücü daha fazla mı olur, daha
az mı? Daha az olacağını tahmin ediyorum. 2010’den itibaren olmasa bile,
2020’den itibaren gücünün azalacağı hemen hemen kesindir. Şu anda nükleer
yarışın maliyeti ABD dışında tüm ülkeler için çok ağır bir yük getiriyor, ama
zamanla ABD bütçesi için de ciddi bir negatif etki üretecektir.
Peki tüm bu nükleer yayılma silahların kullanılacağı anlamına mı
geliyor? Burada yapacağımız değerlendirmelerde ihtiyatlı olmalıyız. Açık
konuşmak gerekirse, adlandırıldığı şekliyle “haydut devletlerin” nükleer
silahları kullanma olasılığının diğer devletlerin (yoksa “erdemli devletler” mi
demeliyiz?) kullanma olasılığından daha yüksek olduğunu hiçbir zaman
düşünmedim. Onlar da misilleme konusunda oldukça endişeli. Durum gerçekten
başka türlü. ABD gibi zengin bir ülke, etkilerine yeterince “gem vurulduğu”
için daha rahat kullanabileceği, ama gerçekte uzun vadede yaratacağı radyasyon
etkisi yüzünden aşırı derecede tehlikeli bu tarz taktiksel silahları geliştiren
ilk devlet olabilir.
Her durumda, politik tartışma dönüp dolaşıp maşizm ve sağduyu arasında
geçen bir tartışma halini alıyor. Ve hiç kimse sağduyunun galip geleceğinden
emin olamaz -özellikle dünya-sistem uzun dönemli yapısal bir krizin ortasında
debelenirken.
1 Mayıs 2000
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage