Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
42, 15 Haziran
2000
DEVLETİN MEŞRUİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ
İnsanların çoğu, içinde yaşadıkları devlete
tahammül ederler ve hükümetin yaptığı işlere engel olmamaya çalışırlar. Hükümeti nadiren heyecanla desteklerler, ama açık isyana giriştikleri
de bir o kadar ender görülür. Hükümetin yasalar koymasını, kendilerini
vergilendirmesini ve denetlemesini kabul ederler. Halkın bütün bunları kabul
etmesi olgusu, bizim halkın devleti meşrulaştırdığını söylerken kastetttiğimiz
şeydir.
Fakat
meşrulaştırma değişmeyen bir sabit değildir. Bazen meşruiyet derecesi görece
yüksek, bazen de görece düşüktür. Gerçekten de, yaklaşık son 500 yıl boyunca modern
dünya-sistemin tarihine bakarsak, ulusal hükümetlerin kendi halkları tarafından
meşrulaştırılmasının çok uzun bir süre yükseliş içinde olduğunu görürüz. Bunun
bir nedeni, devlet yapılarının güçlerini arttırdıkça, halk için, halkın
istediğinden daha fazlasını yapabilmesiydi. Diğer nedeni ise, daha fazla
insanın liderlerini seçmeye katılmasına imkan tanıyan devlet yapılarındaki
değişimlerin bir sonucu olarak, muhtemelen sıradan insanların, hükümet
yetkililerinin kendi çıkarlarını en azından kısmen yerine getirdiğini düşünmeye
başlalarıydı.
Bugün, daha önce sıkça olduğu gibi,
meşruiyetin çökmüş olduğu görünen bazı devletler var. Kimi zaman, hiç kimsenin hükümeti
meşrulaştırmadığı görülüyor. Belki şu anda Sierra Leone ya da pek uzun olmayan
bir süre önce Lübnan buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Bazen, çok geniş
bir grup aktif şekilde hükümetin meşruluğunu kabul etmiyor. Bu tür durumları
genellikle iç savaş olarak adlandırıyoruz. Şu anda bunun örneklerinin, Sri
Lanka ya da Kongo olduğunu söyleyebiliriz. Şurası açıktır ki, eğer bir devlet
zayıf ekonomik durumu nedeniyle görece küçük bir bütçeye sahipse, halkının
ihtiyaçlarını karşılayabilen bir hükümete sahip olması, dolayısıyla halkının
gözünde meşruiyet kazanması pek mümkün değildir. Bu durum, mafyanın kendi çıkarı için devlet yapısının denetimini ele
geçirmesini karlı hale getiren, sömürülecek zengin maden kaynakları olduğunda,
daha da kötüleşir.
Bununla birlikte, bunu sadece dünya-sistemin çevre
bölgelerine ait bir sorun olarak ele almak ciddi bir hata olacaktır. Sorun,
dünya-sistemin işleyişi açısından çok daha yaygın ve ciddidir. Dünya-sistemin
zengin bölgelerinde de, devletlerin artan bir gayri-meşrulaşma süreci içinde
oldukları görülebilir. Bunu, seçime katılımdaki düşüş, vergi kaçırılmasındaki
artış ve sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesi gibi çok farklı
olgularda gözlemleyebiliriz. Devletin meşruiyetini, yalnızca özel bazı politik
hoşnutsuzluklar nedeniyle değil, daha genel nedenlerle sorgulayan grupların
yükselişini saymıyorum bile.
Bu manzaraya çok uzun bir süreyi (longue durée) kapsayacak şekilde bakılması
gerekiyor. Modern dünya-sistemin başlarında, 16. yüzyılda, devletler genellikle
çok zayıftılar ve genellikle pek az meşruiyete sahiptiler. Çeşitli kılıklardaki
mutlak hükümdarlar, itaatsiz yerel baronlar ve teba halklar üzerinde
iktidarlarını ilan etmeyi hedeflediler. Bazıları diğerlerinden daha başarılı
oldu. Devlet, en alt düzeyde bir meşruluk yaratmak için milliyetçi hislerin çimentosunu
kullanmaya başladı.
Bu tür bir milliyetçi çimento, ciddi olarak
ancak Fransız Devrimini izleyen dönemde tutmaya başladı. Durumu temelden
dönüştüren can alıcı unsur, egemenliğin halkta olduğu kavramının yükselişi
oldu. Bir kez bu fikir yaygın hale gelince, halk ulus olarak tanımlandı ve
uluslar devletlerin destekleyici yapılarına dönüştüler. Uluslar gökten zembille
inmediler, yaratıldılar. Devletler ve entelektüeller, ulusların yaratılması
sürecinde çok çalıştılar. En etkili iki mekanizma, temel eğitim ve askerlik
hizmetiydi. Yavaşça, bir dil veya bir dil ailesinin farklı bir biçimi, büyük ölçüde
devlet baskısı aracılığıyla hakim dil haline geldi. Vatanseverlik artık ulusal
yaşamın yönlendirici gücüne dönüşmüştü.
Buna karşın, 19. yüzyılda büyük bir sorun
ortaya çıktı. Kapitalist işletmelerin yaygınlaşması, ulus içinde bir bölünmeyi
derinleştirdi. Marx bunu “sınıf savaşı” olarak tanımladı. Büyük Britanya’nın
muhafazakar başbakanı Benjamin Disraeli, bunu “iki ulus” olarak adlandırıyordu.
Nasıl formüle edilirse edilsin, gerçeklik devlet yapılarının meşrulaştırılması
projesinin bütününü tehdit ediyordu. İlginç bir biçimde, sağ kanat ve sol kanat
güçler, birlikte değilse da, yan yana bu bölünmenin üstesinden gelmek için çalıştılar.
Sağ kanat güçler, dış düşmanlara karşı ulusal birliği vurguladılar. Bu bir yere
kadar işe yaradı.
Sol kanat güçlerin vatansever şovenizmle
ilişkisi yoktu. Onun yerine, bizatihi devlet yapılarının halk güçleri
tarafından ele geçirilmesinin önemini vurguladılar. Eğer bu gerçekleşirse,
iktidarda olan halk güçlerinin, dünyayı ya da daha özel olarak ulusu
dönüştürebileceğini vaat ettiler. Bunun etkisi, uzun vadeli bir umut sunmak
oldu. Halkçı hareketler, yandaşlarına köklü değişim sözü verdiler. Bunun
bedeli, gelecekte daha iyi bir dünya ile ödüllendirilmek için, mevcut durumda
gerçekleştirilmesi gereken politik seferberlik ve mücadeleydi. Bunun şöyle bir
etkisi oldu: halkçı hareketlerin yandaşları devleti, bir kez tamamen ya da kısmen
ele geçirdiklerinde, kökten değişim için pozitif bir güç olarak görmeye
başladılar. Dolayısıyla devleti meşrulaştırdılar, en azından kendi hareketleri
iktidara geldiği zaman varolan devleti.
Böylece, sağ kanadın vatanseverlik için
baskısı ve sol kanadın denetimini ele geçireceği devlete inanılması yönündeki
baskısı, dünyanın her yanında devletlere büyüyen inancı arttırdı. Ve devletler
bu sayede daha fazla para toplayabildiler ve daha fazla hizmet sağlayabildiler.
Bu, giderek şiddetlenen bir süreçti. 20. yüzyıl, meşruiyetteki uzun dönemli
artışı yok etti. Savaşlardaki ağır can kayıpları, vatansever şovenizmin
cazibesini ortadan kaldırdı. Ve iktidara geldiklerinde, halkçı hareketlerin
dünyayı vaat ettikleri gibi dönüştürmekteki başarısızlıkları, toplumsal dönüşümün
bir mekanizması olarak devlete yatırım yapılmasının cazibesini sona erdirdi.
Son otuz yılda, her yerde devletlere yatırım
yapılmaması yönünde istikrarlı bir süreç oluştu. Bu sağ kanadın diliyle,
devletin bireysel faaliyete müdahalesini sınırlandırma söylemi içinde
yapılabilir. Veya sol kanadın diliyle, güçlü çıkarlara minnet borcu olan
devletlerden hiçbir iyilik gelmeyeceği kuşkuculuğuyla, ulusun haklarına karşı
yerelin hakları söylemi içinde yapılabilir. Dil ne olursa olsun sonuç,
devletlerin, bütün devletlerin meşruiyetlerinde bir azalmadır. Ve bu azalmayla
birlikte, devletlerin görevlerini yerine getirme yetenekleri de azalıyor ve bu
durum, devlet hakkında giderek daha olumsuz hale gelen görüşleri daha fazla
haklı çıkartıyor. Seçimlere daha az katılım, daha az vergi ödenmesi, polise
daha az güven duyulması buradan kaynaklanıyor.
Sonuç, güvenden çok bir korku atmosferidir ve
bu atmosfer, başka gruplara karşı örgütlenen gruplar halinde özsavunmaya yol
açıyor. Her yerde, “dikenli tel kompleksi” diyebileceğimiz şeyin, her hane ya
da her hane grubunun etrafını çeviren savunma yapılarının artışını görüyoruz.
Bu bir kargaşa zamanı anlamına geliyor, üstelik sadece Sierra Leone’de değil.
15 Haziran 2000
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage