Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

43, 1 Temmuz 2000

 HAZİRAN 2000: ŞİDDETLİ DEĞİŞİMLER

 

 

2000 yılının Haziran ayı, 1945-sonrası dönemin büyük bir dönüm noktası olarak tarihe geçebilir ve pek az yorumcu olayların önemini kavramış görünüyor. Kastettiğim olaylar, Putin’in Almanya’yı ziyareti ve iki Kore arasındaki zirve. Bu olayların es geçildiğini söylemiyorum, fakat yorumcular bunları Soğuk Savaş terimleriyle açıklamaya eğilim gösterdiler. Oysa bu olayların önemi, tam da Soğuk Savaş terminolojisini geçersiz kılmış olmalarından kaynaklanıyor.

Her şey ABD’nin, füze savunma kalkanı meselesini tekrar gündeme getirerek*, kendi gücünü abartıp riske girmesiyle başladı. ABD’nin askeri açıdan bu çok gereksiz hareketinin nedenleri, bir ölçüde askeri liderlerin yeni oyuncaklar için duyduğu alışıldık istekten kaynaklansa da, asıl ABD iç politikasının kaprislerinden kaynaklanıyor. Cumhuriyetçiler başkanlık seçimlerini kazanmak konusunda ümitsizler ve genellikle işlerine yaramış olan eski bir kartın kendilerine oy kazandıracağına karar verdiler: ordu için daha fazla para. Ve Clinton, şimdiye kadar Cumhuriyetçilerle, onların önerdikleri şeyin aynısını, biraz daha sulandırılmış ifadelerle önererek mücadele etme konusundaki çok başarılı taktiğine bağlı kaldı ve tartışmayı devam ettirdi. ABD’nin hesaba katmadığı şey ise, başka ülkelerin tepkisinin ne kadar güçlü ve ne kadar çabuk olacağıydı.

Cumhuriyetçiler, Rusya’nın muhalefetini tahmin ettiler ve bunu umursamadılar. Clinton, Putin’i yatıştırabileceğini düşündü. ABD (her iki parti) önerilerini, “haydut devletler” tehdidiyle başa çıkmak gerekçesiyle sundu. Akıllarında özellikle Kuzey Kore vardı. Fakat önerilerini enine boyuna düşünmediler. Eğer ABD bir füze savunma kalkanı kurarsa, o zaman diğer nükleer güçler ya kendi nükleer cephanelerini geliştirmek zorunda kalacaklar (ki bu çok maliyetli), ya da şu anda nükleer cephanelerinden elde ettikleri güç ne olursa olsun, bu gücün önemsiz hale geleceğini farkedecekler. Kısacası, ilk kaybedenler yalnızca Rusya ve Çin olmayacak, fakat bunlara Britanya, Fransa ve sonuç olarak (Avrupa savunma gücünün bir parçası olan) Almanya da eklenecek.

Bu nedenle, meydana gelen ilk şey, 50 yıldır ABD’nin bir kabus olarak yaşadığı, Rusya ve Almanya’nın biraraya gelmesi oldu. Alman Şansölyesi Gerhard Schröder, Clinton’un önerisinden çok tedirgin olmuştu. Bunu pahalı ve tehlikeli buldu ve bunu dile getirdi. Putin, bir Avrupa ortak füze savunması üzerinde anlaşmak ve işbirliği teklif etmek için Berlin’e geldiğinde, Schröder dinlemeye hazırdı. Hatta o kadar Amerikan yanlısı bir Alman olan (etkili bir gazetenin, Der Zeit’in editörü) Josef Joffe bile, “beceriksiz Goliath* ABD, Davutları ittifaka davet ediyor” diye yazdı. Ve Avrupa Birliği’nin İngiliz dış ilişkiler komiseri, Avrupa’nın ABD’nin “ciddi bir alternatifi” haline gelmesi gerektiğini söyledi.

Avrupa, Haziran 2000’de doğdu. Elbette, 50 yıldan daha uzun bir süredir Avrupa hakkında konuşuyoruz. Fakat, şimdiye kadar Avrupa Batı Avrupa anlamına geliyordu, Atlantik’ten Urallar’a kadar uzanan Avrupa değil (bu hem Charles de Gaulle, hem de Mikhail Gorbaçov için çok önemliydi). Daha önce, 1945-sonrasında ABD’ye olan sadakatlerinden ötürü Almanlar bunu gerçekten duymak istemiyorlardı. Şimdi bu yeni Avrupa süreci başladı. Küçük bir adım, ama eski bir Çin atasözüne göre, binlerce yıllık bir yolculuk bunun gibi küçük adımlarla başlar.

Çoğu yorumcu 2 Haziran tarihli Le Monde’daki bir haberi kaçırdı. Haberde, Alman kaynaklarına ulaşan Fransız muhabirin, Fransızlar ve Almanlar arasındaki gizli bir anlaşmayı ortaya çıkardığı yazıyordu. Şimdiye kadar, “Avrupa”nın genişlemesi ve yayılması, oy birliği kuralı ve büyük güçlerin eşit oy hakkına sahip olması nedeniyle gecikmişti. Fransa, her ikisini de korumak konusunda en ısrarcı davranan ülkeydi. Şimdi, Almanya’nın isteğine uyarak, Almanya’ya nüfusunun büyüklüğü nedeniyle fazladan oy hakkı tanınması ve bir “nitelikli çoğunluk” sisteminin planlanması üzerinde anlaşmaya vardılar. Bu kritik adım sadece Doğu-Orta Avrupa’ya doğru değil, fakat daha önemlisi Rusya’ya doğru genişlemeyi de olanaklı kılıyor.

Bu arada, dünyanın öbür ucunda, iki Kore’nin başkanları arasında etkileyici bir zirve gerçekleşti. Daha altı ay önce kimse böyle bir şeyin meydana geleceğini tahmin etmezdi. Birçok kişi ise, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini düşünüyordu. Neden şimdi gerçekleşti? Bir yandan, görünüşte yeni ABD planlarının öncelikli hedefi olan Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-Il, bu planlara tehdit ve diplomatik açılımların (Çin’e, Japonya’ya, Rusya’ya ve şimdi de Güney Kore’ye) kurnaz bir bileşimi ile karşı koymaya karar verdi. Güney Kore devlet başkanı Kim Dae-jung, göreve geldiği günden beri böyle bir zirve için bastırıyordu. Kısmen, Güney Koreli işadamlarının çıkarlarına hizmet ediyordu, kısmen Guzey Kore’nin, ABD- Kuzey Kore arasında yapılabilecek herhangi bir düzenlemenin dışında bırakılmadığından emin olmak istiyordu ve kısmen de, (belki en önemlisi) bunun barışa ve nihai yeniden birleşmeye giden yol olduğunu düşünmüştü.

ABD, Kim Dae-jung’un girişimlerinden hiçbir zaman hoşnut olmadı, fakat bunlara karşı çıkmakta güçlük çekti. Basitçe bu girişimlerin işe yarayacağını tahmin etmedi. Muhtemeldir ki, Clinton’ın nükleer savunma kalkanı açıklaması, her iki Kore’nin de bu zirvenin toplanması konusunda acele etmesine yol açtı. Kuzey Koreliler, ABD’nin füze savunma kalkanı planını bozmak istiyorlardı. Ve Güney Koreliler biraz Batı Avrupalılar gibi düşünüyorlardı; çünkü onlar da “yarı-nükleer bir güç”tüler.

Ama bir de sonuçları düşünelim. Yeniden birleşme yolunda ilk adımlar atıldı. Yavaş, zor ve dolambaçlı bir süreç olacak, fakat yolun sonunda bir yerde gerçekleşecek -hangi koşullarda, bunu kesin olarak bilemeyiz. Kore zirvesinin dolaysız bir sonucu, Kore’nin onların bir adım önüne geçmesini istememelerine karşın, Tayvan ve Çin’in küçük bir adım atarak, birbirlerine biraz daha yakınlaşması oldu. Şimdi, eğer Kore birleşirse ve Çin birleşirse, ABD Doğu Asya’da oynayageldiği rolü sürdürebilecek mi? Çok şüpheli. Bunun yerine, Çin-Kore-Japonya’dan oluşan bir “Davutlar ittifakı” görebiliriz.

Bunlar elbette yarın gerçekleşmeyecek. Fakat ABD kesin olarak, kendi gücünü gözünde büyüterek riske girdi ve dünyanın jeopolitik olarak yeniden düzenlenişini, daha önce olduğundan çok daha yakın bir gelecekte olası hale getirdi. İşte bu anlamda, 2000 Haziran’ı bir dönüm noktasına işaret ediyor.

1 Temmuz 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage