Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

48, 15 Eyül 2000

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER MİLENYUMU

 

 

6-8 Eylül 2000 tarihleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler Milenyum Zirvesi, 150’ye yakın kral, başkan ve başbakanı biraraya getirdi ve hepsine Birleşmiş Milletler’in bugünkü durumu ve geleceği hakkında konuşmak için beşer dakika verildi. Buna benzer her vesilede olduğu gibi, bu zirve bizi bir kurum olarak Birleşmiş Milletlerin etkinliği ve yeterliliği üzerinde düşünmeye sevketti. Birleşmiş Milletler gerçekte ne yapar? Olup bitenler üzerinde bir etkisi var mı? Yoksa sadece konuşmalar için bir vitrin mi? Bu sorular, 1945’deki kuruluşundan bu yana soruluyor.

BM sözcülerinin ve onu coşkuyla destekleyenlerin olağan cevabı, iki büyük başarıya işaret etmektir: Barışı koruma rolü ile çok sayıda işlevsel alanda uzmanlaşmış kurumları ve bunların somut çalışmaları. Son söyleneni düşünürsek, bir sürü israfa ve çeşitli kaynaklardan gelen engellemelere karşın, sağlık, eğitim ve sivil havacılık gibi alanlarda çok sayıda faydalı çalışmanın yapıldığı kuşkusuz doğrudur. Peki ya barışın korunması? Kayıtlar çok daha karışık görünüyor. Çok sayıda bölgede, sonunda çatışan taraflar arasında gerçek anlamda bir ateşkes sağlandığında, BM barış gücünü davet etmek bir garanti olarak görüldü. Bunun nedeni, büyük ölçüde BM barış gücünün ateşkes ihlallerini görünür kılmasıdır. Bu küçümsenmemelidir. Fakat eğer ateşkes sallantıdaysa, çatışan taraflar BM’yi kışkırtmakta, hatta barış gücü birliklerine saldırmakta tereddüt etmediler. Ve BM bu durumda fazla bir şey yapamadı.

Gerçek şu ki, BM’nin az parası vardır ve kendine ait birlikleri yoktur. Ve söz konusu görevler Güvenlik Konseyi veya Genel Kurul tarafından gerektiği şekilde oylanmış olsalar bile, BM görevlerini yerine getirebilmek için tamamen başkalarının iradesine bağımlıdır. Aslında, gelin dürüst olalım. BM başından beri ABD hükümetinin iyi niyetine bağımlıydı. ABD, BM’nin rolünü yararlı bulduğunda, BM görevini yerine getirmek için gerekli kaynakları ve politik desteği elde etti. Aksi taktirde, bunlara sahip olamadı.

Gelin BM tarihini başlangıcından bu yana gözden geçirelim. Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşında Mihver güçlerini yenmiş olan muzaffer güçler koalisyonunun adıydı. Büyük Üçlü -ABD, Birleşik Krallık ve SSCB- BM’nin yapısını günümüze kadar yöneten anlaşmayı Yalta konferansında yaptılar. Anlaşmanın kalbi, bütün önemli kararların Güvenlik Konseyi tarafından verileceği idi ve burada Büyük Üçlünün (artı politik nezaket gereği Fransa ve Çin’in) veto yetkisi olacaktı.

Bu yapının pratikte işlemesi, o zaman Büyük Üçlü Birlik olarak adlandırılan birliğin varlığını sürdürmesi sayesinde olacaktı. Evet, Büyük Üçlü Birlik bir yıldan daha kısa bir süre içinde dağıldı. 1946’da Missouri’de, Churcill Fulton’a, bir soğuk savaşın tam ortasında olduklarını açıkladı ve bundan sonra BM bunun gölgesinde yaşadı. 1950’de BM, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, Çin’in BM’deki sandalyesinin yasal sahibi olarak tanımayı reddedince, SSCB Güvenlik Konseyi toplantılarını boykot etmeye karar verdi. Bunun korkunç bir taktik hata olduğu ortaya çıktı. SSCB’nin boykotu, ABD’nin Güvenlik Konseyinden Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırmasını mahkum eden ve ABD öncülüğündeki askeri direnişe BM’nin himayesini sağlayan bir karar çıkarması olanağını tanıdı.

SSCB hemen masaya geri döndü, fakat Kore meselesinde etkili olabilmek için çok geçti. SSCB şimdi veto yetkisiyle geri döndüğü için, ABD artık Güvenlik Konseyinden işine yarayan kararlar çıkartamayacağını biliyordu. Bu nedenle, ABD çoğunluğu rahatça elinde bulundurduğu Genel Kurulun resmi yetkilerini güçlendirmek için bir program başlattı. Bu 1955’e, ABD ve SSCB’nin yumuşamaya dönük ilk adımlarını attıkları döneme kadar bir ölçüde işledi. Yumuşama, daha önce ABD ve SSCB’nin karşılıklı vetolarıyla üyelikleri engellenen çok sayıda aday ülkenin BM’ye kabul edilmesini de kapsadı.

1960’da, 16 Afrika ülkesi bağımsızlığını kazandı -Afrika Yılı- ve birden Genel Kuruldaki oy verme davranışları değişti. ABD ve onun güvenilir dostları şimdi artık azınlığa düşmüşlerdi. Genel Kurul Üçüncü Dünyanın oyun alanına dönüşmüştü ve Üçünçü Dünya ülkeleri oylarıyla (yaptırım gücü olmayan) her türlü kararı geçirebiliyordu (ve eğer Sovyet bloğunun oylarını alabilirlerse, kararları geçirmeleri daha da kesinleşiyordu). Bu dönemden başlayarak, ABD Birleşmiş Milletler ile ilişkilerini soğuttu. Bu, yavaş fakat istikrarlı bir süreçti -finansal desteğin azaltılması, retorik bağlılığın azaltılması ve sadece ABD Kongresi’nde değil, fakat ABD basınında da BM’nin genel olarak eleştirilmesi.

ABD’nin artık kontrol edemediği BM’ye olan düşmanlığı 1989’a, soğuk savaşın sonuna kadar artarak devam etti. 1991’de, Irak Kuveyt’i işgal etti ve birden Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesi Irak’ı mahkum eden kararlar için oy kullanmak (ya da en azından çekimser kalmak) istiyorlardı. ABD yine (Kore savaşında yaptığı gibi) askeri direniş örgütledi ve bunu bir kez daha BM himayesinde yaptı. ABD Kongresi süregiden düşmanlığını tersine çevirmeye bu kadar hazır olmamasına rağmen, bir kez daha BM, ABD hükümeti ve medyası tarafından olumlu şekilde tanımlandı.

Fakat bu anlık BM yanlısı duruş çabucak yok oldu. ABD, Güvenlik Konseyinin (Büyük Britanya dışındaki) diğer daimi üyelerinin devam eden desteğine güvenemeyeceğini farkedecekti ve BM’yi yararlı bir araç olmaktan çok, kısıtlayıcı bir kurum olarak görmeye başladı. Kosova krizi, acil bir duruma dönüştüğünde, ABD BM’yi hiçbir şekilde işe karıştırmamak konusunda çok hassas davrandı. Bunun yerine, askeri direnişini NATO himayesi altında oluşturdu. Çok geçmeden NATO’yu da tam olarak güvenilir bulmadığı doğrudur, ama bu başka bir hikaye.

Şimdi 2000 yılındayız ve Milenyumunda BM’yi kutluyoruz. BM kayda değer herhangi bir şey yapabilir mi? Çok fazla değil. Kritik bir biçimde ABD desteğine bağımlı olduğu sürece ve halen öyledir, BM ABD’nin zaman zaman ve ancak belirli amaçlar için kullandığı bir araçtan başka bir şey değildir. Eğer diğer güçler BM’yi gerektiği şekilde finanse etmeye hazır olurlar ve görece bağımsız bir askeri güç oluşturmasına imkan tanırlarsa, bunu yaptıkları zaman hikaye değişebilir. Bu gerçekleşene kadar, hikaye değişmeyecektir.

15 Eyül 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage