Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

49, 1 Ekim 2000 

EURO ŞÜPHECİLİĞİ

 

 

28 Eylül 2000’de Danimarka, euro’ya* katılmama yönünde oy kullandı. Bu, ısrarlı euro şüpheciliğinin en son tezahürüdür. Euro karşısındaki bu şüpheci tutum Danimarka’da güçlü bir şekilde hep vardı. Bununla birlikte, euro şüpheciliği belirli bir ölçüde çoğu Avrupa ülkesinde vardı ve özellikle İskandinavya ülkeleri ve Britanya’da güçlüydü. Avrupa’ya katılma konusunda, geniş bir Avrupalı azınlık arasında varolan bu ayak sürümenin arkasında yatan şey neydi?

Avrupa Birliği hareketi ilk önce, savaş sonrası dönemin ilk yıllarında, geniş ölçüde Fransa, Almanya, İtalya ile Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un merkezdeki politikacıları arasında kök saldı. Bu erken dönemde, iki harekete geçirici etken vardı. Bunlardan birisi, Fransa ve Almanya arasında bir yüzyıl süren askeri mücadeleleri sonsuza dek bitirmek için duyulan güçlü istekti. İkincisi ise, bir anti-komünizm hissiyatı ve Sovyetlerin Avrupa’da batıya doğru genişleme hamlesi olarak görülen şeye karşı koymak için askeri bir güç oluşturma isteğiydi. Bu gerekçelerin her ikisi de ABD çıkarlarına hizmet ediyordu ve bu nedenle hareket ABD hükümeti tarafından güçlü bir şekilde desteklendi.

Güçlü anti-komünist amaçlar taşıdığından, Avrupalı komünist partiler ve hareketin güçlü destekçileri durumundaki Sosyal Demokrat partilerin yörüngesinin dışında kalan çeşitli küçük sol partiler harekete şiddetle karşı çıktılar. Nihai bir federal birlik fikrine karşı zaman zaman milliyetçi bir direnç olmasına karşın, genel olarak, anti-komünist niteliği ve ABD desteği nedeniyle muhafazakar partiler de hareketi desteklediler.

Avrupa’nın 1950’lerdeki durumundan bu yana çok şey değişti. İlk değişim şuydu: Erken ekonomik işbirliğinin “başarısıyla”, ilk önce altı ülkeden oluşan Avrupa genişlemesi gerektiğine karar verdi. Genişleme fikri, üç güney Avrupa ülkesinde, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da memnuniyetle karşılandı. Bu ülkelerin hepsi şu iki özelliği paylaşıyordu: 1960’larda yaşadıkları diktatörlük döneminden çıkmışlardı ve Avrupa’yla bütünleşmenin daha liberal bir politik yapının korunmasını temin edeceğini düşündüler. Ve hepsi de göreli olarak yoksuldular ve Avrupa’ya girmenin ekonomik “modernizasyonlarına” hizmet edeceği ve genel olarak yaşam standartlarını yükselteceği fikrindeydiler. Bu iki sonuç aslında her üç ülkede de gerçekleşti ve bu üç ülke bugün (İtalya’yla birlikte) Avrupa’nın koşulsuz taraftarlarıdır.

Avrupa, aynı zamanda, Britanya ile İrlanda’yı, üç İskandinavya ülkesini (Norveç, İşveç ve Danimarka) ve Finlandiya’yı kapsamak için kuzeye doğru genişlemeyi hedefledi. Bu altı ülkeden, yalnızca İrlanda ve Finlandiya Avrupa’ya katılmayı coşkulu şekilde desteklediler -İrlanda, güney Avrupa ülkelerine benzer ekonomik gerekçelerle ve benzer ekonomik sonuçlar elde etmek için taraftardı. Finlandiya ise, kısmen ekonomik nedenlerle, kısmen de Sovyet-sonrası Rusya ile bağlarını koparmasını kutsamak için Avrupa’yı destekliyordu. Britanya her zaman çekinceliydi, özellikle Muhafazakar Parti’nin neredeyse yarısı, yani Thatcher kanadı. Bunun iki nedeni vardı. Birisi, eski moda milliyetçilikti. Neden Birleşik Krallık kaderini güvenilmez Fransızların, eski hasmı Almanların ve geri kalmış Akdenizlilerin geleceğine bağlasın?

Bununla birlikte, ikinci neden bu kadar açıkça dile getirilmiyordu. ABD, birleşik bir Avrupa için heyecanını kaybetmişti. Avrupa’yı bir uydudan çok, bir hasım olarak görmeye başlıyordu. Ve ABD’nin resmi çizgisi bugüne kadar Avrupa birliği yanlısı olmayı sürdürürken, gayri resmi çizgisi önemli ölçüde temkinliydi, özellikle bağımsız ve birleşik bir Avrupa askeri gücü konusunda hiçbir imada bulunmuyordu.

İngilizler, İkinci Dünya Savaşından bu yana, ABD ile olan “özel ilişkileriyle” övündüler. Bu, onların parlaklığını bu denli kaybetmiş imparatorluk şöhretlerinden geriye kalan son tutamak noktası gibi görünüyordu. Ve ilişkinin “özel niteliği”, ABD ve İngiltere’nin jeopolitik meselelerde (ve aslında askeri meselelerde), Fransa ya da Almanya ile olduğundan daha sıkı bir işbirliği içinde çalışmış olmalarıydı. Thatcher’cılar, tamamen Avrupa’yla bütünleşiyor görünerek bundan vazgeçmek istemediler.

General de Gaulle’ün uzun süre Avrupa’nın Britanya ile ilişki kurmasına karşı çıkmasına, aslında Britanya’nın bu tutumunun farkında olması yol açmıştı. Çünkü De Gaulle Britanya’yı, ABD’nin Avrupa’daki Truva atı olarak görüyordu. Bizzat De Gaulle’ün ve sonuç olarak Fransa’daki De Gaulle’cülerin Avrupa’ya bakışlarının evrimine dikkat etmek önemlidir. De Gaulle hiç kuşkusuz bir anti- komünistti, fakat aynı zamanda ABD hakkında derin şüpheleri vardı ve Rusya’nın (ama komunizmin değil) jeopolitik düzenlemelere dahil edilmesini istiyordu. Dolayısıyla, başlangıçta De Gaulle ABD destekli Rusya-karşıtı bir Avrupa fikrinden tiksinti duyuyordu. Fakat aynı zamanda, Fransız-Alman uzlaşmasının, Fransa’nın dünya-sistemdeki rolünün yeniden güçlenmesi için temel bir ilke olduğuna inanıyordu. Ve güçlü bir Batı Avrupa’nın, uzun vadede ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyeceğini anlamıştı. Bunu 1960’larda ABD’li yetkililerin anladığından daha iyi anlamıştı. Dolayısıyla, bu nitelikte bir Avrupa’ya yakınlık duydu ve tam da bu nedenle Britanya’nın Avrupa ailesine girmesine karşı temkinliydi.

İskandinavya ülkelerindeki hikaye daha farklıydı. Solda ve sağda Avrupa birliğine karşı muhalefet vardı. Sağ, bildik nedenlerle karşı çıkıyordu -milliyetçilik, göçmenlerden korku, güney Avrupa’yı hor görme. Fakat sol (ya da bazı kesimleri) oldukça farklı nedenlerle muhalefet ediyordu. Onlara göre Avrupa, Üçüncü Dünya karşısında emperyalist bir güç olacaktı. İskandinavya’nın en azından Sosyal Demokrat olduğunu söylüyorlardı. Birleşik bir Avrupa mali açıdan daha muhafazakar olabilir ve refah devletini tehdit edebilirdi. Ve Avrupa yetersiz ölçüde demokratikti. Son suçlama elbette doğrudur, ama bunun çözümü açıkça, normal yoldan seçilmiş bir yönetim organı yaratacak ve böylece “demokrasi eksikliğinin” üstesinden gelecek federal birleşmeyi hızlandırmaktır. Son olarak, gizli bir ırkçılık, kıta Avrupası’ndakilere karşı ahlaki bir üstünlük duygusu vardır.

Genişlemeler üzerine son bir söz. 1989’dan bu yana, doğuya, eski komünist Doğu/Orta Avrupa ülkelerine doğru genişleme tartışıldı. Genel olarak, bu ülkeler iki sebeple dahil edilmek istiyorlar. İlki, Güney Avrupa’nın coşku duymasına yol açan ekonomik sebep. Buna karşın ikincisi, Rusya’ya kesin olarak sırtını dönmek ve kendilerini kültürel ve politik bakımdan batılı olarak göstermek. İkinci neden, onların hem Batı Avrupa’ya, hem de ABD’ye yakın olmayı istemelerine yol açıyor. Her iki neden kümesi de, Batı Avrupa’da temkinli bir yaklaşım doğuruyor. Batı Avrupa, bu ülkeleri kapsamanın mali faturasını ödemek istediğinden emin değil. Ve ABD’den politik olarak bağımsızlaşmaya doğru ilerleyişlerinde onlara ayak bağı olacak bir grubu istediklerinden de emin değiller.

Bugün neredeyiz? Avrupa gümrük birliği, 15 ülkeyi birleştirerek yaşama geçti. Avrupa para birliği bu ülkelerin 12’sini birleştirdi. Euro’ya katılma hakkındaki bu son oylamada, 15’lerden birisi olan Danimarka’nın atmayı reddettiği işte bu adımdı. Sınırlardan serbestçe geçmeye izin veren Schengen anlaşması daha küçük bir grubu birleştiriyor. Ve olduğu varsayılan Avrupa ordusu daha da küçük bir grubu birleştiriyor. Kısa vadede, politik federasyona doğru ciddi bir girişim ufukta gözükmüyor. Büyük ihtimalle, askeri bir anlaşmanın bunu öncelemesi gerekecek. Ve ne olursa olsun, politik federasyonun, Kuzey Avrupa olmadan yol almayı düşünmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, şu an için, aslında öncelikle İskandinayva solunun bazı kesimlerinin, ironik bir şekilde en fazla ABD-karşıtı olan bölümlerinin oy verme davranışı sayesinde ABD ciddi bir jeopolitik rakibin yaratılmasından korunmuş oldu. İskandinavya solunun bu kesimleri, Danimarka, Norveç ve İsveç’i Avrupa’ya katılmaktan alıkoyan kritik bir oy farkı yaratttı. Böylece bu ülkelerin, Fransa, Almanya, İtalya ile Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’la -ki hareketin ilk gövdesi ve hala en önemli bölümüdür- işbirliği yapmasının önüne geçti.

1 Ekim 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage