Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
50, 15 Ekim 2000
BİR BARIŞIN ÇÖKÜŞÜ
Şurası açık bir şekilde görülüyor ki, Ortadoğu’da barış süreci denen şey
artık bitti. Barış süreci, ya 1993’te İsrail ve FKÖ arasındaki Oslo
anlaşmasından, ya da 1978’de İsrail ve Mısır arasındaki Camp David
anlaşmasından itibaren başlatılabilir. Her iki durumda da, şu andaki gerçeklik
değişmiyor. Barış süreci her zaman sallantılı bir süreçti -taraflardan
hiçbirisinin kesin bir askeri zafer kazanamayacağı şiddetli ve ateşli çatışmaları
sona erdirmek için yapılan bütün bu tür girişimlerin kaçınılmaz olarak olduğu
gibi. Tarafların her birindeki şahinler her zaman diğer tarafa güvenmediklerini
söylerler ve şimdi bu durumda haklı çıktıklarını söyleyecekler.
İsrail/Filistin’deki durum kökenine inildiğinde oldukça basittir.
Kendilerini “halk” olarak addeden iki grup -Yahudiler ve Filistinliler- her iki
durumda da uzun tarihsel bağlara dayanarak, aynı toprak üzerinde hak iddia
ediyorlar. Nihai olarak, böyle bir çatışmanın tek çözüm yolu, ya ortak bir
devlettir (üniter ya da iki uluslu) veya bölünmedir. İlk çözüm kesin bir
şekilde reddedildi, ikinci çözüm ise iki kez denendi -ilk önce 1948’de ve en
yakında tarihte 2000’de. 2000 yılında Camp David’teki müzakerelerde, Kudüs’teki
küçük bir tepe dışında, her yerde sınır çizgisinin nereden geçmesi gerektiği
konusunda anlaşmaya varıldı. Bununla birlikte, söz konusu tepe her iki taraf
için de sembolik anlamlarla doluydu. Her iki taraf da bu tepe üzerindeki
egemenliklerinde ısrar ettiler. Bölmek için çok küçüktü. Dolayısıyla, taraflardan birisi ya da diğerinin vazgeçmesi
gerekiyordu. Taraflardan hiçbirisi bunu yapmaya hazır değildi.
Bir tepe üzerine yapılan
bu tür bir tartışmanın analitik olarak doğru, hatta adil bir çözümü yoktur. Ya
her iki tarafın da kabul edebileceği bir çözüm geliştirilir ya da bu yapılmaz. Bu
durumda, bu yapılmadı. Ve bu noktada, bütün süreç çözülmeye başladı. Şahinler kışkırttılar.
Güvercinler ise kararsız kaldılar. Öldürmeler başladı ve tırmandı. Ve çeşitli
devletlerde iktidarda olduğunu düşünen herkes -başlangıç olarak, Barak, Arafat,
Clinton, Mübarek, Abdullah- böyle bir duruma ilişkin olarak sahip oldukları gerçek
iktidarın ne kadar önemsiz olduğunu gördüler.
Bazı “barış süreçleri” işliyor. Güney Afrika’daki sürecin işlediği
görüldü. Bazıları bugün sürecin ortasında bir yerlerde. Bu barış süreçleri
başarılı olabilir -Kuzey İrlanda, Kore, Bosna. Bazıları ise gerçek anlamda
başlamadı bile- Çeçenistan/Rusya, Chiapas/Meksika. Ve bazıları az ya da çok
kesin bir şekilde çöktüler. Korkarım ki, İsrail/Filistin ya da İsrail/Arap
dünyası da şimdi bu hazin listeye ekleniyor. Şu anda, herkes sürecin çökmesinde
kimin hatalı olduğuna karar verme aşamasında. Benim de kendi görüşlerim var,
ama bunun bir önemi var mı?
Asıl sorun bundan sonra ne olacağı. Ve bu noktada kesin bir şey
söyleyemeyiz. Fakat bazı olası gelişmeler var. Eğer savaş devam ederse ve zaten
bir savaşın içindeyiz, muhtemelen tırmanacak. 16 Ekim’de Mısır’da, bir ateşkesi
ve ardından muhtemelen görüşmelerin yeniden başlamasını hedefleyen bir zirve
yapılacağı doğru. Fakat, her iki taraf da başarısız Camp David görüşmelerinden
bu yana pozisyonunu sertleştirdiği için, bu zirvenin savaşı nasıl durduracağını
tasavvur etmek zor. Yakın bir tarihte, Filistin yönetimi bir Filistin devleti
ilan edecek. Tabii diğer Arap devletleri ve muhtemelen Asya, Afrika ve Latin
Amerika’da çok sayıda başka devlet tarafından tanınacak. ABD tarafından
tanınmayacak. Avrupa Birliği devletleri sıkıntılı bir durum yaşayacaklar ve bu
konuda kendi aralarında bölünebilirler.
Filistin devleti ilan edilirse, İsrailliler ne yapacaklarını çoktan
açığa kavuşturdular. Ya Gazze ve Batı Şeria’da henüz asker bulundurmadıkları
bütün bölgeleri yeniden işgal edecekler ya da (ki bu daha düşük bir ihtimal)
sadece bu bölgelerin bazılarını, örneğin Yahudi yerleşimlerinin bulunduğu
yerleri yeniden işgal edecekler. Filistin Yönetimiyle ve çeşitli hareketlerle ilişkisi
olanları tutuklayacaklar. Yaser Arafat kendisini bir kez daha sürgünde
bulabilir. İsrail’de bir ulusal birlik hükümeti olacak. Bu yolda adımlar
atılıyor. Ve eğer bir ulusal birlik hükümeti kurulursa, Likud politikaları
belirleyecek bir konumda olacak.
Savaş, İsrail/Filistin sınırlarının ötesine yayılabilir. Buna karşın,
iktidarda olanlar böyle bir şeyin meydana gelmesini önlemeye çalışacaklar. Ama
bunu başarabilirler mi? Ne olursa olsun, her iki kamptaki ılımlılar ya görevden
uzaklaştırılarak ya da suikast yoluyla devre dışı bırakılacak. Süreç içinde,
Saddam Hüseyin yeniden Arapların politik süreçlerine dahil olacak. Çeşitli İslami
gruplar (ve onların İsrail’de Yahudiler arasındaki benzerleri) güçlerini
arttıracaklar. Mısır ve Ürdün hükümetleri tehlikede olacaklar. Eğer savaş
yayılırsa, nükleer silahların kullanılması olasılığı göz ardı edilmemelidir.
Savaş, Ortadoğu’nun ötesine de sıçrayabilir. Halihazırda, hatırı
sayılır sayıda yerleşik Yahudi ve Müslümanın yaşadığı Fransa’da şiddet
olaylarının meydana gelebileceğine dair işaretler var. Ve eğer Fransa’da
olursa, neden başka yerlerde de olmasın? Bu tür nefret ve düşmanlık
duygularının dünyanın her yanında insanları harekete geçirici bir güce sahip
olduğu ihmal edilmemelidir.
Ya ABD? Bölgedeki otoritesi büyük ölçüde azalacak. ABD’nin dostu
olduğunu düşündüğü yapılar ayakta kalamayabilirler ve eğer ayakta kalırlarsa,
eskiden olduğu gibi dostça davranmayabilirler. Hem Bush, hem de Gore, İsrail’i
savunmanın ABD’nin ulusal çıkarı olduğunu açıkladılar. Ancak ABD gerçekten ne
yapacak? İsrail’e para ve silah gönderebilir ve gönderecek. İsrail’i diplomatik
olarak destekleyecek. Fakat askeri birlikler göndermesi neredeyse imkansız
görünüyor. Ve eğer askeri birlikler göndermezse, gelişmeleri etkileyebilme
yeteneği azalacak. ABD, terörizm olarak adlandırılan eylemler vasıtasıyla,
dünyanın pek çok yerinde kendisini saldırıya uğramış bulacak. ABD öfkelenecek
ve büyük olasılıkla misillemede bulunacak. Fakat bu en iyi olasılıkla ancak
kısmen etkili olacak ve bu süreçte ölenlere hiç faydası olmayacaktır.
Arabulucular kendilerini öne sürebilirler. Fransa ve Rusya bu rolü
oynamak için can atıyorlar, ancak hem ABD, hem de İsrail böyle bir arabuluculuk
rolünü değersiz buluyor ve bulmaya devam edecek. Kısa vadede, Fransa ve
Rusya’nın büyük bir rol oynayabilmesi pek olası görünmüyor. Başka bir aday ise
Norveç. Ama Norveç’in ahlaki prestijinden başka sunabileceği bir şeyi yok. Ve
bu denli çetin ihtilaflarda, ahlaki prestijin değeri sınırlıdır.
Dolayısıyla, giderek kötüye giden bir durumla karşı karşıyayız -sayısız
ölümler ve zulüm, bölgede ve belki daha geniş bir alandaki herkes için karanlık
bir gelecek. Kuşkusuz devasa ölçüde olumsuz ekonomik etkileri olacak- fiziksel
yıkımdan, üretim ve ticaretin azalmasından, silahlanmaya yapılan artan
yatırımlardan ve kaynakların değerlendirilmemesinden kaynaklanan etkiler. Başka
bölgeler de kendilerini buna benzer bir durumda buldukça, bu yıkıcı çatışmaların
yol açtığı çukurlardan kendini çıkarmak uzun zaman alır.
Ve bütün bunlar hangi noktaya geldiğimizde sona erecek? Kim bilir? İsrail
devleti yıkıldığında sona erebilir. İsrail ordusunun sadece bütün İsrail’i
değil, bazı komşu bölgeleri işgal etmesiyle de sona erebilir. Sonu gelmez bir
gerilla savaşı da gündeme gelebilir. Ve belki yirmi yıl sonra, tükeniş
başlayacak ve tekrar sürekli bir ateşkes olacak.
Temel sorun şu ki, komşuları kendisini meşru bir devlet olarak
tanımadıkça İsrail varlığını sürdüremez. İsrail’in son otuz yıldaki bütün dış
politikası bunu sağlamaya odaklanmıştır. Barış sürecinin çökmesi, aynı zamanda
bu şekilde bir meşruiyet kazanma çabasının da başarısız kalmasıdır. Gelecekte
bu sürecin yeniden başlayıp başlamayacağı ise belirsizdir.
15 Ekim 2000
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage