Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
55, 1 Ocak 2001
GELECEK ONYILLARIN KRİTİK SORUNLARI
Yeni binyıla girerken, uzun vadeli sorunlar kolaylıkla anlaşılabilir
bir niteliğe sahipler. Kapitalist dünya-ekonomi, hiç bu kadar inişsiz çıkışsız
bir işleyişe sahip olmamıştı; tarihsel toplumsal bir sistem olarak görünürde
hiç bu kadar başarılı olmamıştı ve bu kadar hızlı ilerlememişti. Sonuç olarak,
dünya-sistemin (ekonomik, toplumsal ve politik) kutuplaşması çok hızlı bir şekilde
artıyor. Bütün toplumsal işlemleri metalaştırma çabası o kadar inanılmaz bir
noktaya ulaşıyor ki, bir zamanlar metalaşmasının imkansız ya da hayal edilemez
olduğu düşünülen bütün alanları içine almaya başlıyor. Ama kapitalist
dünya-ekonomi bu çok hızlı temposunu ivmelendirdikçe, muhtemelen savrularak
yoldan çıkmaya ve kendini yok etmeye doğru yaklaşıyor. Bizi gelecek 50 yılda
yeni bir toplumsal düzene götürecek tarihsel bir çatallaşma döneminde
yaşıyoruz. Bu yeni düzen, şu anda içinde yaşadığımızdan daha iyi ya da daha
kötü, hatta çok daha iyi ya da çok daha kötü olabilir. Ama kesinlikle farklı
olacaktır.
Bununla birlikte, şimdi yaşayan insanlar basitçe, 50 yıl sonra bütün
bunların nasıl sonuçlanacağını görmek için bekleyemezler. Hepimiz kaçınılmaz
olarak içinde bulunduğumuz zamanda yaşıyoruz. Ve önümüzde duran en acil sorun,
büyük ölçüde hükümetlerimiz yoluyla; ama yalnızca bu yolla değil, gelecek
birkaç onyıl içinde almak zorunda kalacağımız kritik kararlardır. Bana göre,
yakın gelecekteki kolektif politik yaşamımızı şekillendirecek dört sorun var.
Bu sorunların her biri devasa tartışmalar doğuracak (halihazırda her biri
doğurmaya başladı bile) ve hiçbirisinin basit ve açık bir çözümü yok. Ama her
biriyle yüzleşilmesi gerekiyor ve hiç kuşkusuz her sorunun ortaya koyduğu
ikilemlerle uğraşmanın daha iyi ve daha kötü yolları var.
1) İnsanların Hareketleri. Çok
eski zamanlardan beri, insanlar yerküre üzerinde dolaştılar. İnsanları yerleşik
hayata geçmeye iten tarım devriminden sonra bile, savaştan, açlıktan, baskıdan
ve daha iyi bir yaşam arayışından beslenen sürekli bir göç devam etti. Bu tür
bir hareket modern dünyada hiç de yavaşlamış değildir; tam aksine. Bu hareketin
sıklığı ve niceliksel kapsamı her zamankinden daha fazla.
Herhangi bir bölgenin mevcut sakinleri (özellikle ayrıcalıklı
bölgelerde yaşayanlar), başka insanların gelmesine karşı düşmanca bir tavır
takınma eğilimindedirler. İmtiyazlarını kaybetmekten, kimliklerini
kaybetmekten, topraklarını ve işleri kaybetmekten korkarlar. Engeller, özellikle yasal engeller koyarlar. Fakat engeller gittikçe
etkisizleşiyor ve “yasadışı” göç büyümenin yedek gücüdür. Dünya-sistemin
sürekli artan kutuplaşması göç üzerindeki baskıyı arttırıyor ve herkes için
kazanç ya da kayıp ihtimalini yükseltiyor. Ve elbette birçok işveren, emek gücü
maliyetini düşük tutmanın bir yolu olarak göçmen akınını memnuniyetle
karşılıyor.
Göç karşıtı düşünceler,
işçi sınıfı ırkçılığı ve sağ kanat aşırılığı her zaman birbirleriyle yakından
bağlantılı oldular. Hatta bugün bunun daha fazla geçerli olduğu söylenebilir. Şimdiye
kadar, dünyanın başlıca göç merkezlerinde (özellikle Kuzey Amerika, Batı
Avrupa; fakat Japonya’da bile) kurulu düzen güçlerinin tepkisi, göçü (hiçbir
zaman ortadan kaldırmadan) azaltmayı ve herkesi sakinleştirmeye çalışarak
hoşnutsuzluğu yatıştırmayı hedefleyen geçici önlemler aracılığıyla bu saatli
bombayı “idare etmek” oldu.
Eğer gelecek birkaç
onyılda göç hızı daha da artarsa, ki büyük olasılıkla böyle olacak, bu geçici
ve durumu kurtarmaya yönelik önlemlerin işe yaramaya devam etmesi mümkün
görünmüyor. Karşı karşıya kalacağımız tartışma, göçün önündeki bütün (ya da
hemen hemen bütün) engelleri kaldırmanın ve insanlar nereye istiyorlarsa oraya
gitmelerine izin vermenin, daha kolay, daha az rahatsız edici ve nihayetinde
daha akıllıca olup olmayacağıdır. Çılgınca işleyen bir kapitalist sistemde, bu tür bir
hareket özgürlüğü hiç kuşkusuz serbest pazar ideolojisiyle uyumludur.
Muhafazakar partiler, kendilerini destekleyen büyük işletmelerin
gereksinimlerine bu yolla yanıt vermek isteyebilirler. Ancak bunu yaparlarsa,
seçimleri kazanmak için ihtiyaç duydukları “sosyal sağın” seçmenlerini
ellerinde tutabilecekler mi? Politik yelpazenin solundaki hareketler
kendilerini, refah bölgelerine göç etmiş ve edecek göçmenlerden gelen baskı ile
kısıtlayıcı politikaları savunma eğilimindeki (bu bölgelerde yerleşik, hakim
etnik grup mensubu olan) işçi sınıfı içindeki taraftarlarından gelen baskı
arasında sıkışmış buluyorlar. Birisi bu Gordion Düğümünü kesmeye istekli olacak
mı? Ve eğer değilse, böyle bir gelişmenin ortaya çıkaracağı bütün politik
sonuçlarla birlikte, yozlaştırıcı bir politik tartışma basitçe ırkçı
demagogların güçlenmesini mi sağlayacak?
2) Askeri Müdahaleler.
Gelecek on ya da yirmi yıl içinde, büyük güçlerin kendi arasındaki bir savaş tamamen
ihtimal dışıdır. Fakat, “küçük savaşlar” -Kuzey ve Güney ülkeleri arasında ya
da Güney ülkelerinin kendi aralarında veya iç savaşlar- yalnızca bir olasılık
olarak karşımızda durmuyor; yaygınlık kazanmaları neredeyse kesin. Yalnızca
kuzeyin güçlü devletlerinin içinden değil, fakat dünyanın geri kalanından da,
bu savaşlara karşı yanıt oluşturmak konusunda iki tür retorik duyuyoruz.
Çağrılardan birisi keºndini, Kuzeyde (dar şekilde tanımlanmış) “ulusal çıkarlar”
ve Güney’de “müdahale etmeme” sloganları etrafında örgütlüyor. İkinci çağrı ise
kendini, Kuzeyde “insan hakları” ve Güney’de (yerel) “kurtuluş” sloganları
etrafında örgütlüyor.
Bütün bu sloganlar şiddetli şekilde kışkırtıcı ve hakiki motivasyonlar genellikle
bilinçli ya da bilinçsiz olarak başka. Fakat iki slogan kümesi farklı sonuçlara
yol açma eğilimindeler. İlk küme, devletlerarası şiddeti azaltmaya; fakat
eşzamanlı olarak statükoyu korumaya eğilim gösteriyor. İkinci küme, her türlü
şiddet ve yıkımı en üst noktaya çıkarmaya meylediyor; fakat her yerde iktidarda
olanın değiştirilmesine yol açma eğiliminde. Slogan kümelerinden hiçbirisi
politik karar alma mekanizmaları için “herkese uygun” bir programı temsil
etmiyor.
Söylenebilecek olan, ABD’nin şimdi Bush ve Colin Powell ile birlikte
ilk seçeneğe daha yakın durabileceği ve ikinci seçenekten uzaklaşabileceğidir.
Avrupa diğer yönde hareket ediyor olabilir. Güney’deki hükümetler ise genel bir
ilke olarak hangi seçeneği teşvik etmek istediklerinden emin değiller. Bu
genellikle kimin öküzünün yaralandığına göre değişiyor.
3) Maliyetlerin İçselleştirilmesi.
Bu tumturaklı ifade, üretici işletmelerin, üretici faaliyetlerinin çevre
üzerinde zehirleyici etkiler yaratmasını (kısa vadede ve uzun vadede) engellemek
için faturayı ne ölçüde ödediklerine gönderme yapıyor. Pozitif bir dünya
ekolojisini temin etmek için yasama organının başlıca yaptırımı olan
içselleştirmenin zorlanması, zorunlu olarak maliyetleri arttırıyor.
Maliyetlerin tüketiciye yansıtılması becerisi ise talepteki esnekliğe bağlıdır.
Fakat uzun vadede, daha yüksek fiyatlar talebi düşürür ve bu üreticileri iki
seçenekle karşı karşıya bırakır: Daha yüksek fiyatla daha az toplam satış
yapılması ya da toplam satışları eski düzeyine getirmek ya da arttırmak için
satış başına daha az kar elde edilmesi. Bir Hobson tercihi.
Bir kez daha, mücadele hatları hem sert, hem de karışıktır. Bunun
nedeni, içselleştirme maliyetlerinin farklı gruplar için farklı olması ve kısa
vadede ve uzun vadede farklılık göstermesidir. Tıpkı hareket özgürlüğü
konusunda olduğu gibi, bu sorun üzerinde de temel bir sol-sağ ayrışması
olmasına karşın, aynı zamanda politik yelpazenin her iki tarafının kendi içinde
de şiddetli gerilimler var. Buna karşın, son 20 yılda yapıldığı gibi, sorun
hasır altı edilemez; çünkü zehirli maddeler hakkındaki kararların maliyeti çok
yüksek hale geldi ve hata yapma sınırlarımız giderek daralıyor.
4) Kadınlar ve Din. Bu
başlık, toplumsal cinsiyet sorununu ortaya koymanın tuhaf bir yolu gibi
görünebilir. Fakat iki olgunun açık olduğunu söyleyebiliriz. Bir yandan, (ister
yasal eşitlik olarak, isterse kendi yaşamı üzerinde denetim kurmak olarak
tanımlansın) kadınların haklarıyla ilgili talepleri dünya politik gündeminin ön
sırasına taşınmıştır. Diğer yandan ise, bütün büyük dünya dinleri ve özellikle
bu dinlerin daha “gelenekselci” versiyonları, toplumsal cinsiyet konusunda
büyük bir hiyerarşi içeriyor.
Şimdiye kadar, toplumsal cinsiyet sorunları hakkındaki kararlar dini
kurumlar tarafından tek tek sorunlar gündeme geldikçe alındı ve bu isteksiz bir
şekilde yapıldı. Son 100 yılda örf ve adetlerin genel olarak “liberalleşmesi”,
dünya dinlerinin bazı hiyerarşik özelliklerini istikrarlı şekilde aşındırdı.
Fakat son 25 yılda, “liberal” dinsel uygulamalar kendilerini saldırıya uğramış
buldular ve daha “gelenekçi” ve “ortodoks” görüşlerin savunucuları artan bir
direnç göstermeye ve geri püskürtme çabasına girişmeye başladılar. Bu nedenle,
feministler artık, bütün bunlara karşın her zamankinden daha güçlü ve yaygın olan
mücadelelerine yardımcı olması için istikrarlı bir sekülerleşme sürecine
güvenemezler.
Büyük dinler için, toplumsal cinsiyet hiyerarşisiyle ilgili sorunlarda
bir dönüm noktasına yaklaşıyoruz. Ne olacağı hiçbir şekilde belli değil.
Oldukça açık olan şu ki, gelecek onyıllarda bu sorun, politik arenanın dışında
ve içinde meydana gelecek toplumsal tartışmanın başlıca alanlarından birisi
olacak.
Yapılacak çok şey var. Fakat
mücadele hatları olabilecekleri kadar açık şekilde çizilmiş değiller.
1 Ocak 2001
(©
Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın
haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir,
elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı
üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek,
bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı
olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage