Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
60, 15 Mart 2001
GÜNEŞ IŞIĞINDAN KAPALI GÖKYÜZÜNE Mİ? BİR KORE MASALI
Kore Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kim Dae-Jung, “Güneş Işığı” politikası
adını verdiği önemli bir diplomatik girişim başlattı. Bu politika, iki Kore
(Kuzey ve Güney) arasındaki ilişkilerde önemli bazı iyileşmeler sağlamayı
hedefliyordu. Bir süre için, beklenebileceğinden daha başarılı göründü. Fakat şimdi
ABD seçimleri, ki seçimler sürecince her iki aday da Kore Yarımadası’ndan hiç
söz etmediler, bu politikanın etkisini ortadan kaldırmış görünüyor.
Soğuk Savaş sırasında dört ülke, farklı devlet yapılarının
yaratılmasıyla, iki kamp arasında bölündü. Bunlar Almanya, Vietnam, Çin ve
Kore’ydi. Dört ülkede de, tekrar birleşmeyi hedefleyen milliyetçi duygular
bütün bu süreç boyunca son derece güçlü bir şekilde varlığını korudu. Hepsinde de, ideolojik uçurum çok genişti. Her ülkenin kendine özgü
tarihi ve kendine özgü coğrafyası var. Bunlar içinde iki ülke, Almanya ve
Vietnam, az ya da çok karşıt yollarla tekrar birleşmeyi başardılar. Almanya’da,
ülkenin komünist olan yarısı dağıldı ve komünist-olmayan yarısı tarafından
yutuldu. Vietnam’da
ise bunun tam tersi oldu.
Bu dört ülkenin hepsi askeri
eylemlilik bakımından en ön sıradaydılar. Fakat Almanya ve Çin’in durumunda
askeri eylemlilik son derece sınırlandırılmışken, gerek Kore, gerekse Vietnam
büyük çaplı, yüksek derecede yıkıcı savaşlara maruz kaldılar. Esasında, dört
durumda da ana figür olan ABD, Vietnam savaşını kaybetti. Çin’in doğrudan
katıldığı Kore savaşı ise berabere sona erdi. Hiç kimse kazanmadı. Bugünkü
sınırlar savaş öncesi sınırlarla aşağı yukarı aynıdır. Ateşkesin
imzalanmasından 48 yıl sonra, iki taraf bugün hala DMZ (askersizleştirilmiş
bölge) olarak adlandırılan yüksek derecede silahlandırılmış insansız bir bölge
ile birbirinden ayrılmış durumdalar.
İki yıl öncesine kadar, Kuzey ve Güney Kore arasında hiçbir ilişki yoktu
-ne ekonomik, ne diplomatik, hatta ne de telefon yoluyla. Gerçekte, sınırın
karşı tarafıyla yapılan bireysel temaslar hainlik olarak değerlendiriliyordu.
İşte Kim Dae-jung’un “Güneş Işığı” politikasıyla sona erdirmeyi ümit ettiği
durum buydu. Ne olup bittiğini anlamak için ihtilafın içindeki başlıca dört
politik aktörün önceliklerini görmemiz gerekiyor: Kuzey Kore, Güney Kore, Çin
ve ABD.
Kuzey Kore günümüzde yeniden yapılanma sürecine girmemiş, eski tarz bir
komünist rejime sahip olan son ülke: Kamusal bir alanın olmadığı, tek partili
bir sistem; özel girişimlere yer bırakmayan sanayileşmiş bir devlet ve diğer
devletlerle çok düşük düzeydeki ekonomik ilişkiler; güçlü bir askeri yapı;
kendi Leninizm versiyonuna yüksek sesle ilan edilen ideolojik bir bağlılık.
Herkesin bildiği gibi, son on yılda büyük ekonomik güçlükler içindeydiler ve
Sovyetler Birliği’nin çöküşü daha önceki ekonomik sorunları muazzam ölçüde şiddetlendirmişti.
Kuzey Kore’de rejimin önceliğinin, az ya da çok değişmemiş bir yapı
içinde ayakta kalmak olduğu görülüyor. Kore’nin yeniden birleşmesini muhtemelen
ilkesel olarak desteklemelerine karşın, bunu şu anda kendi görüşlerine uygun
bir çerçevede destekliyorlar, ki onların istediği gibi bir birleşme tamamen
olanaksız. Yeniden bir Kore savaşının başlamasından korkuyorlar ve ABD’nin
rejimi yıkma niyetinde olduğuna inanıyorlar. Bunun meydana gelmesini önleyen
tek şeyin kendi askeri güçleri olduğunu düşünüyorlar. Askeri teknolojilerin
evrim geçirdiği bir evrede, Kuzey Koreliler bunun nükleer bir kapasite ve uzun
menzilli füzeler geliştirmeleri gerektiği anlamına geldiğine inanmışlar ve uzun
süredir bunu yapıyorlar.
Güney Kore’nin öncelikleri ise oldukça farklı. Güney Kore son çeyrek
yüzyılda dikkat çekici bir ekonomik yükseliş gösterdi ve bir numaralı öncelikleri
muhtemelen bu yeni elde ettikleri ekonomik gücü korumak ve bunun tadını
çıkarmak. Güney Kore aynı zamanda, ülkenin Asya jeopolitiği içindeki rolünü
arttırarak, milliyetçi bir tatmin arıyor. Böylelikle Kuzey Kore ile bağlarını
canlandırmak istiyorlar. Bu kısmen duygusal nedenlerden (hem ulusal, hem de
bireysel -bölünmüş aileler sorunu), kısmen ekonomik nedenlerden, kısmen de
jeopolitik nedenlerden kaynaklanıyor.
Almanya’nın tekrar birleşmesinin Batı Almanlar için yol açtığı ekonomik
sonuçlarını gördükten sonra, iki tarafın anlaşması ya da Kuzey Kore rejiminin çökmesi
yoluyla gerçekleşecek gerçek bir birleşme için şu anda çok hevesli değiller.
Fakat Güney Kore ya da en azından (kamuoyunun tamamı tarafından değilse de
çoğunluğu tarafından desteklenen) mevcut hükümet, Kuzey Kore’nin halihazırdaki
ciddi ekonomik güçlüklerinin bu rejimi, Güney Korelilerin ümit ettikleri daha
yakın ilişkilere açık hale getirdiğini düşünüyor. Güney Kore, Çin’in bu
konudaki tekliflerine sempatiyle yaklaştığını düşünüyor ve Kuzey Kore’nin son
diplomatik dostu olan Çinlilerin, bu tür müzakereleri sürdürmeleri için Kuzey
Korelileri cesaretlendireceğine güveniyor.
Aslında Çin bunu yaptı. Çin muhtemelen iki Kore’nin gerçekten yeniden
birleşmesiyle ilgilenmiyor; çünkü bu Kore’yi Doğu Asya sahnesinde çok güçlü bir
aktör haline getirecektir. Fakat Çin, ekonomik politikalarını bir ölçüde
esnetmeden Kuzey Kore rejiminin ayakta kalamayacağını ve Güney Kore’nin
tekliflerinin Kuzey Kore’yi bu yönde harekete geçireceğini düşünüyor. Çin aynı
zamanda düşmanlıkların hortlamasından korkuyor; çünkü bu kuşkusuz ABD’nin Çin’e
karşı tavırlarını sertleştirecek ve Tayvan rejiminin askeri olarak
güçlendirilmesine hız verilmesi için bir vesile yaratabilir. Üstelik Çin, Kore
Yarımadası’ndaki bütün birliklerini 1953’te geri çekti ve şimdi bunların
hiçbirisinin oraya geri dönüşünü görmek istemiyor.
Dolayısıyla bu bizi ABD’nin konumuna getiriyor. Clinton’lı yıllar
boyunca, ABD bir ölçüde istemeyerek Güney Kore’nin tekliflerini destekleyen bir
pozisyon benimsedi. ABD’nin başkalarınınkinden oldukça farklı çıkarları var.
ABD başka bütün ülkelerin askeri gücünü sınırlandırmayı amaçlayan dünya ölçeğinde
askeri bir önceliğe sahip. Elbette bütünüyle ABD’nin denetimine tabi olan
güçler, tabi oldukları sürece, buna bir istisna oluşturuyorlar. ABD, Batı
Avrupa’ya karşı bile bu şekilde davranıyor. Bu nedenle, tabii ki Kuzey Kore’ye
karşı da bu şekilde hareket ediyor. Bugün ABD dünya-sistemde en çok “nükleer
silahların yayılması” olarak adlandırdığı şeyden korkuyor -ABD’nin halihazırda
sahip olduğu silahlara başka ülkelerin de sahip olmaya çalışmaları anlamına
gelen bir ifade.
ABD’nin “nükleer silahların yayılmasına” karşı yürüttüğü kampanyada
Kuzey Kore bir numaralı şeytan. Kuzey Kore, ABD çıkarlarına tamamen düşman bir
rejime sahip. Kuzey Kore’nin, şu anda bu silahlara sahip olmayan başka herhangi
bir ülkeye göre, nükleer cephaneliğini geliştirmesini daha olanaklı kılan bir
teknolojisi var. Nükleer cephaneliğini geliştirmek için aktif şekilde çaba
göstermeye niyetli olduğunu her fırsatta gösteriyor. Bu nedenle, ABD’nin
istediği Kuzey Kore’nin bu çabalarından vazgeçmesi. ABD’nin bunu başarması
kolay değil. Tehditler savurmayı deneyebilir, ama bu tehditleri gerçekten yerine
getirip getirmeyeceği kesin değil ve Kuzey Kore bunu biliyor. Diplomatik
yolları deneyebilir, fakat bu durumda bazı şeyleri kabul etmek zorunda. Veya ne yapacağına karar veremeyerek asabileşebilir. Bir anlamda,
Clinton’ın ilk tepkisi kararsız ve asabi bir tutumdu. Kim Dae-Jung’un başarısı,
Clinton hükümetini diplomasinin, kararsızlığın getirdiği bir asabilikten daha
fazla işe yarayacağına ikna etmek oldu.
Böylece, ABD, Kuzey Kore
ve Güney Kore birkaç yıldır görüşmeler yapıyorlardı ve geçen Aralık’ta neredeyse
bir anlaşmaya varmış görünüyorlardı. Bu anlaşmaya göre, Kuzey Kore bazı ciddi
ekonomik yardımlar karşılığında çeşitli yollarla askeri teknolojisini
sınırlandıracaktı. Bize Clinton’ın anlaşmayı kesin bir karara bağlamak için
Aralık’ta Pyongyang’a uçmaya hazır olduğu söylendi. Fakat iki şey onu durdurdu:
İlki, Florida hezimeti ve ardından, Bush’un seçileceği kesinleştiğinde, Bush
ekibinin hiçbir anlaşmayı yerine getirmeyecekleri mesajını vermesi. Dolayısıyla
Clinton gitmedi.
Bush’un resmen başkanlık
görevine başlamasından itibaren, ABD böyle bir anlaşma yapmayacağını, bununla
da kalmayıp Kuzey Kore ile görüşmelere tekrar başlamayacağını çok açık bir
şekilde ifade etti. Neden? İki aşikar neden olduğunu görünüyor. Birisi, Bush’un
ekibi soğuk savaş zihniyetinin sağ kanat bir versiyonuna saplanmış durumda
-Komünistlere güvenemezsiniz; onlar yalnızca sertlikten anlarlar. Fakat çok
daha önemlisi, askeri teknoloji konusundaki niyetleri. Bush hükümeti, müttefik
ve hasımlardan gelen muhalefete büyük bir dirençle karşı koyarak Ulusal Füze
Savunması (NMD) programını son hızla ilerletiyor. Bunu, kısmen ABD’nin
jeopolitikte süper-maço bir pozisyon ortaya koyması gerektiğine inandığından,
kısmen de bu bazıları açısından çok karlı bir ekonomik teklif olduğu için
yapıyor.
Fakat bir politika olarak
Ulusal Füze Savunması için bastırmak hiç de kolay değil. Buna karşı ABD
içindekiler dahil, çok sayıda muhalefet var. Bush ekibinin Ulusal Füze
Savunmasına olan ihtiyacı ortaya koymak için kullandığı başlıca retorik
argüman, Kuzey Kore rejiminin şeytani niyetleri. Onlardan Kuzey Kore ile
anlaşma politikası izleyerek başlıca argümanlarını değersizleştirmelerini kimse
bekleyemez.
Öyleyse zavallı Kim
Dae-Jung, zavallı Güney Kore -eli kolu bağlanmış durumda. Öyle görünüyor ki
gökyüzü uzun bir süre daha bulutlu kalabilir.
15 Mart 2001
(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu
yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla
bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına
postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda
yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile
alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak
için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.
Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın
görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan
düşünceler olma amacını taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage