Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

61, 1 Nisan 2001

ABD’DE MİLİTARİST KAMP

 

 

George W. Bush, oldukça çabuk bir şekilde, yönetiminin ABD’yi politik olarak elinden geldiği kadar sağ bir çizgide yöneteceğini açıklığa kavuşturdu. Bunu ne ölçüde yapabilir? Bu soruya yanıt vermek için, sadece Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki politik güçler dengesine bakmak yeterli değildir. Çoğu yorumcu, şu anda ABD Kongresi’nde iki partinin birbirlerini ne kadar küçük bir farkla dengelediklerini vurguluyor. Bu güç dengesine bakmak için yanlış bir yol. Gerçek şu ki, son kırk yıldan beri ilk defa ve 1932’den beri yalnızca ikinci kez, Cumhuriyetçi Parti hem başkanlığı, hem de Kongre ve Temsilciler Meclisini kontrol ediyor. Son altı yılda Cumhuriyetçiler’in desteklediği ve kongrede yeterli oylarının olduğu çok sayıdaki yasa tasarısı ya Clinton tarafından veto edildi, ya da veto tehdidi ile geri çekildi. Cumhuriyetçiler, başkanlık seçiminde oyların çok yakın olmasına ve yasama organındaki dar hareket alanlarına rağmen, bugün görece daha güçlü bir konumdalar.

Bakılması gereken gerçek politik sorun, Cumhuriyetçi Parti’nin içindeki potansiyel mücadeleler. Bush şimdiye kadar parti içindeki fraksiyonları bir arada tutabildi, ama bu devam edebilir mi? 1945 sonrası dönem boyunca, Cumhuriyetçi Parti’yi oluşturan birbirinden oldukça farklı üç grup oldu: Ekonomik muhafazakarlar, sosyal muhafazakarlar ve maço militaristler. Elbette pek çok kişinin bu üç gruba da dahil olduğunu söyleyebiliriz, fakat çoğu kişi bu üç esas noktadan birisine öncelik veriyor. İşte Cumhuriyetçilerin problemi burada yatıyor.

Ekonomik muhafazakarlar çoğunlukla işadamları ve onların kadrolarından artı yüksek gelirli düzeyindeki profesyonellerden oluşuyor. Bu grubun şu andaki önceliği, vergi yüklerini azaltmak ve (çevre koruma yasaları yoluyla) işletmelerin maliyetlerini içselleştirmesini zorlayan her türlü çabaya karşı direnmek. Bush şaşırtıcı bir çabuklukla, bu grubun istediği her şey için çok sert bir mücadele vereceğini gösterdi. Ve bu grubun isteklerinin açıkça Bush’un kişisel önceliği olduğu görünüyor. Bush, vergi indirimleri konusunda istediği her şeyi elde edemeyebilir. Fakat büyük bir olasılıkla, çevre korumasının sınırlandırılması konusunda istediği hemen her şeyi elde edecek. Çünkü yapılması gereken şeylerin büyük bölümü hükümetin icracı kesiminin eylemini gerektiriyor. Bush, Clinton’ın yönetiminin son günlerinde yürürlüğe koymaya çalıştığı yasaların önemli bir kısmını çoktan yürürlükten kaldırdı. Ve Kyoto Protokolü’ne kapıyı kesin olarak kapattı. Ortak bir tutumla büyük bir tedirginlik duyan Avrupalılara (ve Kanadalılara), şüpheye hiç yer bırakmayacak şekilde, ABD’li işadamlarının çıkarlarının kendisinin en önemli sorunu olduğunu söyledi.

Sosyal muhafazakarlar, Hıristiyan Koalisyonu’nun harekete geçmesi sayesinde, son 25 yılda Cumhuriyetçi politikalar üzerinde etkisi giderek artan bir rol oynadılar. Bush, sosyal muhafazakarların taleplerini karşılamak amacıyla ciddi hareketlerde bulunmak için çaba harcadı. Şu ya da bu şekilde kürtajı desteklediğini gösteren her türlü uluslararası kuruluşa herhangi bir miktarda para verilmesi üzerindeki yasağı geri getirdi. Sosyal muhafazakarlardan birisini kilit bir göreve, başsavcılığa atadı. Ve aslında Yüksek Mahkeme için yapacağı atamaların onların desteklediği kişiler olacağına söz verdi. Fakat, bu atamaların onaylanmasını sağlayamayabilir. Göreceğiz. Bununla birlikte, yeni yasaların çıkartılması konusunda, aslında sosyal muhafazakarlara yasa tasarılarının geçmesi için işleri kendi başlarına yapmaları gerektiğini söyledi ve eğer başarılı olurlarsa, yasaları imzalayacağına söz verdi. Ancak bu amaçları yerine getirmek için çaba gösterirken, kendi politik cephanesini çok fazla harcamayacağı görünüyor.

Destedeki joker ise maço militarizm. Birkaç kısa ay içinde, Bush yönetimi bütün dünyayla kavgaya tutuşmayı başardı. Clinton yönetimi, ABD çıkarlarına dünyanın her yanındaki çatışmaları yatıştırarak (kuşkusuz, ABD’nin uygun bulduğu yollarla) hizmet ettiğini düşünüyor görünürken, Bush ekibinin neredeyse çatışmaları körüklediği görülüyor. Saddam Hüseyin hakkında çok daha fazla şeyin yapılması gerektiğini söylediler. İsrail/Filistin meselesinde aracılık yapmaktan çekildiler ve üstü örtülü bir İsrail destekçisi konumdan, açık bir İsrail destekçisi ve Arafat karşıtı konuma geçtiler. Kanadalılara ve Batı Avrupalılara açıkça ABD’nin yeni füze savunması teklifini gündemde tutmaya devam edeceğini söyleyerek kaslarını gösterdiler. Ve modasının geçtiğini söyleyerek, eski ABD-Rusya nükleer anlaşmalarını muhafaza etmekle pek ilgilenmediler. Rusya’yı potansiyel bir müttefik konumundan, tekrar potansiyel bir düşman konumuna düşürdüler. Tayvan’a istediği silahları vermek üzere oldukları görülüyor. Oysa Çin Tayvan konusundaki önceliğinin, bu silahların Tayvan’a verilmemesi olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Küba üzerindeki ambargonun yumuşatılmasına gelince, bunu unutabiliriz.

Ve elbette, 15 Mart’taki Yorumumda* yazdığım gibi, Kuzey Kore’yi aktif bir düşman konumunda tutmakta kararlı görünüyorlar. Bu tutum Avrupa Birliği’ni o kadar tedirgin etti ki, Kuzey Kore’ye özel bir heyet gönderdiler. Muhtemelen amaçları, ABD’nin artık açıkça görüşmeye istekli olmadığı finansal yardımın bir bölümünü Avrupa’nın sağlayıp sağlayamayacağını araştırmaktı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Romano Pordi daha şimdiden ABD’yi, küresel ısınma sorunundaki dar milliyetçi tutumu yüzünden, bir “dünya lideri” gibi hareket etmemekle suçladı. Bay Bush olan bitenden habersizmiş gibi görünüyor. 29 Marttaki basın toplantısında, şu olağanüstü diyalog gerçekleşti:

Soru: Sayın Başkan, ABD müttefikleri sizin Kuzey Kore’yle müzakereler ve Kyoto Anlaşması’yla ilgili duruşunuz ve başka yerlerde kötüleşen ilişkileriniz hakkında kendileriyle yeteri kadar istişare etmediğinizden şikayet ediyorlar. Eğer uluslararası basını dikkatle okursanız, herkesin bize kızgın olduğu görülüyor. Sayın Başkan, size göre neden bu duruma gelindi? Ve bu konuda, eğer bir şeyler yapmayı düşünüyorsanız, ne yapmayı planlıyorsunuz?

Cevap: Evet, ben dünya liderleriyle görüşürken tamamen farklı bir izlenim ediniyorum.

Bush daha sonra karbondioksit meselesi hakkında şunları söyledi: “Ekonomimize zarar verecek hiçbir şey yapmayacağız; çünkü her şeyden önemli olan ABD’de yaşayan insanlardır. Bu benim öncelikli sorunum.”

Bush’un herkesin ABD’ye kızgın olduğunu fark etmediği gerçekten doğru mu, yoksa bunu umursamıyor mu? İşte maço militaristler burada devreye giriyorlar. Bu grup gücün asıl sözü söylediğine inanıyor ve sert bir politika izlemediği sürece ABD’nin her şeyini kaybedeceğini düşünüyor -kudretini, zenginliğini, dünya-sistemdeki merkezi konumunu. Çatışmaları çözüme kavuşturmak istemiyorlar; çatışmalardan galip çıkmak istiyorlar. Ve eğer bu politika şurada burada biraz askeri eylem gerektiriyorsa, bunu yapmaya hazır ve istekliler.

Asıl büyük soru şu ki, ABD halkı buna istekli, hatta hazır mı? Ve Bush için çok daha önemli olan, esas destekçisi olan grup ve vefa borcunun olduğu grup, yani işadamları buna hazır mı? Çünkü, askeri donanımın çok büyük karlar yaratmasına karşın (Shaw bütün bunları Major Barbara’da mükemmel bir şekilde açıklamıştı), gereksiz savaşların çok çeşitli yollarla kapitalist karlara engel olduğu da doğrudur (Schumpeter her zaman bunu savundu). Clinton’ın (ve ondan önce Baba Bush’un) Çin’le ilişkileri geliştirmesinin başlıca nedenlerinden birisi, buraya yatırım yapmak ve ticari bağlar kurmak isteyen Cumhuriyetçi işadamlarının baskısıydı. Ve Clinton’ı Küba üzerindeki ambargoyu hafifletmeye zorlayan da Cumhuriyetçilerin tarımsal çıkarlarıydı. Cumhuriyetçi Parti’nin militarist kanadı, ekonomik muhafazakar kanadın (ya da en azından bir bölümünün) çıkarlarına aykırı davranıyor.

Böylece, maço militaristler sadece düşman olarak gördüklerini (örneğin, Çin ve Rusya) ve başlıca ABD müttefiklerini değil, fakat belki bazı büyük ulusaşırı şirketleri ve ABD’deki diğer büyük iş çevrelerini de karşılarında dizilmiş olarak bulabilirler. Bu, Bush’un maço militaristleri daha sıkı şekilde kontrol etmesine yol açabilir; çünkü eğer bunu yapmazsa, militaristler provokasyonları tırmandırabilirler. Bush bunu yapacak kadar güçlü mü?

Teddy Roosevelt, ABD emperyalizminin arsız sözcüsü, “yumuşak konuş ama yanında büyük bir sopa taşı” diye öğütlemişti. Bush yönetimi onun bu öğüdüne uymuyor. Aslında oldukça yüksek sesle konuşuyorlar. Ama sopaları ne kadar uzun?

1 Nisan 2001

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage