Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

63, 1 Mayıs 2001

EKONOMİK MUHAFAZAKARLIĞIN SINIRLARI

 

 

Ekonomik muhafazakarlıktan kastettiğimiz, kapitalistlerin ekonomik faaliyetlerinden maksimum kar elde etme yeteneklerini arttıran devlet eylemini destekleyen bir politik pozisyondur. Bu yeteneği arttıran nedir? Esas olarak iki şey. Birisi, üretim maliyetlerini düşürmek. İkincisi ise rekabeti sınırlayarak fiyatları arttırmak. Üretim maliyetlerini düşürmenin anlamı kapitalistlerin, ürünlerinin halihazırdaki pazar fiyatları üzerinden daha yüksek bir artı-değer elde etmesidir. Rekabeti sınırlamak ise, ürünlerinin pazar fiyatlarını arttırabilmeleri anlamına gelir. Muhafazakar bir parti devlet iktidarını ele geçirdiğinde, hiç vakit kaybetmeden her iki şeyi de gerçekleştirme yoluna gider. Fakat sorun, ne kadar ileri gidebilecekleridir. Bu ahlaki bir sorun değil, fakat politik bir sorundur: Ekonomik muhafazakarlığın sınırları nedir? Şimdi, bugün bunun nasıl işlediğine bir bakalım, özellikle çok partili sisteme sahip refah devletlerinde.

Üretim maliyetlerinin düşürülmesi ile başlayalım. Kapitalist girişimcilerin üç tip maliyeti vardır: Çalışanlara yapılan ödemeler, üretim için ihtiyaç duydukları girdiler için yapılan ödemeler ve vergiler. Ekonomik muhafazakarlar, “sosyal demokrat” eğilimli hükümetleri mağlup ederek iktidara geldiklerinde, çok hızlı bir şekilde harekete geçerler. Son 25 yılın neo-liberal hükümetleri, bu tür rejimlerin oldukça iyi örnekleridir: İngiltere’de Bayan Thatcher, ABD’de Ronald Reagan ve şimdi tekrar George W. Bush, İtalya’da Silvio Berlusconi ve elbette başka birçokları var.

Hükümetler, çalışanlara ödenen ücret maliyetlerini iki yolla azaltırlar: Asgari ücretlerde artışlara direnerek ve sendikal yapıları zayıflatarak. Bayan Thatcher sendikalara karşı uzun süre mücadele etti. Ronald Reagan’ın ilk yaptığı şeylerden birisi, hava kontrolörlerinin grevini kırmak olmuştu. George W. Bush, bir havayolu şirketinin çalışanlarının greve gitmesini önlemek için hızla harekete geçti. Ek olarak, ekonomik muhafazakarlar sendikaların aktif şekilde politikaya katılmasını sınırlayan önlemleri yasalaştırmak için çaba harcarlar.

Benzer şekilde, ekonomik muhafazakarlar girdi maliyetini düşük tutmanın yollarını ararlar. Bunu öncelikle maliyetlerin dışsallaştırılmasını teşvik ederek yaparlar. Yani, üreticilerin faturalarını ödememesine üç yolla imkan tanırlar: Atıklarından, özellikle zehirli atıklarından sorumsuzca kurtulmalarına izin vererek; kullandıkları temel kaynakları yenilemek için gerekli maliyetleri ödemelerini talep etmeyerek; ürünlerin pazarlanması ve zorunlu girdilerin elde edilmesi için gerekli olan “altyapıyı” kurma yoluyla maliyetlerin önemli bir bölümüne katkıda bulunarak. Buna karşın, son birkaç on yıldır, bu uygulamaları sınırlayan yaygın bir toplumsal hareket var. Ekolojik hareket adı verilen bu hareket, esas olarak hükümetlerden maliyetlerin içselleştirilmesi için zorlayıcı eylemlerde bulunmasını istiyor. Ekonomik muhafazakar hükümetlerin ilk yaptığı şeylerden birisi, üretim maliyetlerini arttırdığı gerekçesiyle (ki bu doğrudur) çevreyle ilgili yasal düzenlemeleri kaldırmak ya da sulandırmaktır. George W. Bush, bu amaçla çok sayıda etkileyici önlem almaya girişti: Kyoto Protokol’nü öldürmek, sudaki arsenik oranını düşürmeyi hedefleyen kısıtlamaları ortadan kaldırmak vs.

Ve elbette, ekonomik muhafazakarlar vergi indirimini kendileri için büyük bir sembolik sorun haline getiriyorlar. George W. Bush bu konuyla başka her şeyden daha fazla ilgilendi ve vergi indirimine gidilmesini bir numaralı önceliği olarak talep etti.

Soru, bu girişimlerin üretim maliyetlerini düşürmek konusunda ne kadar başarılı olduklarıdır. Şurası su götürmez bir gerçek ki, bir şekilde maliyetleri düşürmeyi başarıyorlar ve böylelikle genel olarak kapitalistlerin ve özel olarak da kendi ülkelerindeki büyük kapitalistlerin karlarını arttırıyorlar. Fakat elbette, bu girişimler bu tür önlemlerden zarar gören herkesin direniş göstermesini teşvik ediyor. Özellikle uzun maliyet düşürme dönemlerinden sonra, ekonomik muhafazakarların partileri düzenli olarak seçimleri kaybediyorlar. Fakat genellikle daha hükümetteyken geri çekilmeye zorlanıyorlar. Genellikle, Fransa ve Almanya’daki muhafazakar partilerin iktidardayken bile bu tür önlemleri şiddetli biçimde zorlamaktan korktukları gözlendi. Fakat George W. Bush’unkine benzer saldırgan muhafazakar rejimler bile geri adım atıyorlar. Bush ilk havayolu grevini başlamadan durdurabilmişti, fakat bir ikincisi söz konusu olduğunda, müdahale etmekte isteksiz davrandı. Kyoto ve arsenik konusundaki tavırları o kadar büyük bir kızgınlık uyandırdı ki, hükümetin almak üzere olduğu başka önlemleri iptal etti. Ve oldukça dikkat çekici bir şekilde, ABD Kongresi Bush’un istediği miktarda bir vergi kesintisini onaylamayacak ve bütçede istediği oranda kesintiye gitmesine izin vermeyecek.

Bu nedenle, bir adım geriye çekilmek ve olup biteni, son 25 yıldır, son 200 yıldır olup bitenleri değerlendirmek gerekiyor.

Uzun vadeli eğri esas olarak yukarı doğru tutulmuş bir testere ağzına benziyor. İşgücü maliyetleri, içselleştirmeden kaynaklanan girdi maliyetleri ve vergilendirme düzeyi, düzenli olmasa da, sürekli olarak yukarı doğru çıkmaya devam ediyor. Her 25 yılda bir ya da buna yakın bir süre boyunca yükseliyor ve ardından yeni bir 25 yıl boyunca tekrar düşüyor. Fakat hiçbir zaman yükseldiği oranda düşmüyor. Politik karşı basınç çok büyük. İşte demokratikleşme derken kastettiğimiz şey bu.

Böylece, her yandaki bu oflayıp puflamaların ardında kapitalistler, uzun vadede, karlılık düzeylerini muhafaza etmekte güçlük çekiyorlar. İşte bu nedenle, fiyatlar konusunda bir şeyler yapabilmek için maliyet sorunu hakkında bitirici bir hamle yapmayı hedefliyorlar. Kapitalistler serbest pazara inandıklarını söylüyorlar. Bu doğru değil. Tamamıyla rekabetçi bir pazar, hiçbir üreticinin ne miktarda olursa olsun hiçbir zaman kar edemediği bir pazardır. Tamamen rekabetçi bir pazarda, alıcı her zaman satıcıyı fiyatını üretim maliyetinin üzerinde birkaç kuruşa kadar düşürmeye zorlayabilir. Kar, belirli oranda bir tekelleşme ile pazarın özgürlüğünün kısıtlanmasını gerektirir. Üretici ne kadar az olursa, kar da o kadar yüksek olur.

Bununla birlikte, hiçbir üretici, eğer başkasına aitse, tekelden hoşlanmaz. Özellikle yasal olması durumunda tekelden hoşlanmazlar ve kendi bakış açılarına göre en kötü yasal tekeller, devletin sahip olduğu işletmelerdir. Bu nedenle, ekonomik muhafazakarlar görünürde çelişkili olan iki yönde harekete geçerler. Bir tarafta, yasal tekelleri sona erdirmeye çalışırlar. Buna “özelleştirme” adı veriliyor ve modern dünya-sistemin hiç tanık olmadığı kadar çok sayıda işletmenin “millileştirildiğini” gördüğümüz 1945-1970 dönemini izleyen son 25 yılda, dünyanın her yanında bunun birçok örneğini yaşadık.

Fakat özelleştirme yalnızca hikayenin başlangıcıdır. Deregülasyon* da eşit derecede önemlidir, fakat tamamen karşıt nedenlerden ötürü. Bir kez devlete ait ya da devlet destekli tekeller ortadan kaldırıldığında, kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu şey özel mülkiyete dayalı tekellerin oluşturulması imkanıdır. Bunu önleyen ya da sınırlandıran devlet önlemlerine (“regülasyon”) lanetler yağdırılır. Eğer gerçekten serbest bir pazar olacaksa, özel işletmelere sahip olmanın hiçbir anlamı yoktur. Belli başlı kar alanlarında, son 25 yıl, sadece ulusal düzeyde değil, fakat dünya düzeyinde de mülkiyetin artan bir yoğunlaşmasına tanık oldu. Başlangıç için telekomünikasyona, ilaç endüstrisine, bilgisayar teknolojisine ve uçak üretimine bakabilirsiniz.

Ekonomik muhafazakarlar, üretim maliyetlerinin düşürülmesiyle karşılaştırıldığında satış fiyatlarını arttırma konusunda çok daha başarılı oldular. Bunun en büyük nedeni, nüfusun büyük bölümünün üretim maliyetlerini düşürmeye yönelik planlı bir etkinliğin kendisine nasıl zarar verdiğinin neredeyse hemen farkına varması ve buna karşı harekete geçmesidir. En azından fiyatlar birden fırlayıncaya kadar, artan tekelleşme sürecini algılamakta daha fazla güçlük çekiyorlar. Enerji fiyatlarında 1970’lerde ve bugün bir kez daha yaşanan artış gibi. Ve bu ani fiyat artışları gerçekleştiğinde, sıradan insanın kimin ne yaptığını ve kimin suçlanması gerektiğini bilmesi biraz daha zorlaşıyor. Bir vergi faturasının ya da hükümetin ataletinin izin verdiği tehlikeli bir zehirli maddenin farkına varmak kolaydır. Oysa bir şirket birleşmesi büyük gazetelerin iç sayfalarında yer alır ve medyanın geri kalanında bu konuda hiçbir şey bulamazsınız.

Gerçek şu ki, ekonomik muhafazakarlar saati geriye doğru çalıştırmaya uğraşıyorlar. Bunu kısmen başardılar, fakat hiçbir zaman istedikleri ölçüde değil. Ve kapitalist tekelleri azaltmak, en az çalışanların artı değerden aldıkları payı arttırmak, maliyetlerin içselleştirilmesini zorlamak ve ilerici bir vergi sistemini korumak kadar acil bir sorun.

1 Mayıs 2001

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage