Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

66, 15 Haziran 2001

HAKİKAT, ÖZÜRLÜLER VE TAZMİNATLAR

 

 

1077 Ocak ayında, Kutsal Roma İmparatoru IV. Henry, Papa VII. Gregory’nin kaldığı İtalya’daki Canossa kalesine gider. Roma Katolik Kilisesinden afaroz edilişinin kaldırılması için yalvarmaya gitmiştir. Papa onu, kalenin dışında karda yalınayak üç gün boyunca beklettikten sonra huzuruna kabul eder ve günahlarını affeder. Canossa’ya gitmek daha sonraları, politik bir yenilgiden sonra veya daha kötü bir yenilgiden kaçınmak amacıyla, ihtilafın taraflarından birisinin kamuoyu önünde kendini küçük düşürmesi ve suçlarından ötürü af dilemesi anlamına gelen bir deyime dönüşmüştür.

Binyıl sonra Canossa’ya giden veya Canossa’ya gitmesi istenen çok sayıda insan/ülke var gibi görünüyor. Neden bu olay birdenbire moda haline geliverdi veya gerekli oldu? İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri, Almanya ve Japonya’nın mağlup liderlerini savaş suçlusu olarak yargıladılar ve böylece uluslararası hukukta yeni bir örnek oluşturdular. Fakat pek çok kişi, bunun yetersiz olduğunu ve savaş sonrası işbaşına gelen rejimlerin, ülkelerinin liderlerinin daha önce yapmış olduklarının ahlaki sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini belirtti.

Bu iş biraz zaman aldı, ama sonunda Almanya’nın liderleri, Nazi rejiminin uyguladığı soykırım nedeniyle kamuoyu önünde resmi özürler yayınladı ve İsrail Devletine bazı tazminatlar ödedi. Daha yakın tarihlerde Alman liderler, tazminat kavramının kapsamının, savaş sırasında köle işgücü olarak zorla toplanan herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesine yönelik büyük bir baskıya maruz kaldı. Ve bu yıl, Alman devletinin, bazı büyük Alman şirketleriyle birlikte, savaş sırasında köle işgücü olarak çalıştırılan ve halen hayatta olan bireylere tazminat ödemesini öngören bir yasayı kabul ettiler. İsviçre ve Avusturya hükümetlerinin, bu ülkelerin bankaları ve şirketlerinin üzerinde, benzer sonuçlar yaratan baskılar uygulandı.

Japonya’daki durum ise oldukça farklı. Japon hükümeti, Alman hükümetininin yaptığına benzer davranışlarda bulunmayı reddetti. Bazı özürler yayınlamış olmalarına rağmen, kullandıkları dil ihtiyatlıydı. Bu, 1931-1945 döneminde Japonya’nın eylemlerinden en çok mağdur olduklarını düşünen iki ülkeyi hiç kuşkusuz tatmin etmedi: Çin ve Kore. Aslında, Japonlar okul kitaplarını kendi savaş suçlarını göz önüne alacak şekilde yeniden yazmak konusunda bile çok isteksiz davrandılar.

Dünyanın uzun ve kanlı iç savaşlar yaşamış birçok bölgesinde “hakikat komisyonları” düşüncesi yayılıyor. Bunlar arasında en çok üzerinde durulan Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu. Güney Afrikalılar, “af” karşılığında “hakikati” değiş tokuş etme fikrini ortaya attılar. Eğer apartheid rejimine bulaşmış ve ahlaki suç işlemiş olanlar şimdi, yaptıklarını bütün ayrıntılarıyla itiraf ederlerse, Komisyon yasal kovuşturma karşısında onlara af sağlayacaktı. Bu, tarihsel yanlışları ele almanın tartışma yaratan bir tarzı oldu. Bazı eleştiriler, bu uygulamanın suçluların “adalet”ten kaçmalarına ve böylelikle “suçlarıyla birlikte serbest kalmalarına” imkan tanıdığını öne sürdü. Komisyon ve yandaşları ise bunun, ulusal “uzlaşmayı” sağlayacak bir yol, hatta tek yol olduğu iddia ettiler. Halkın değişen oranlarda kabul ettiği, Güney Afrika komisyonunun farklı versiyonlarını kurmuş olan birçok Latin Amerika ülkesi var. Bazı insanlar şimdi Balkanlarda ve Afrika’nın diğer bölgelerinde de benzer komisyonları savunuyorlar.

Bu tür suçların ne kadar yakın bir zamanda işlenmiş olması gerekiyor? Bu önemsiz bir soru değildir. Hepimizin iyi bildiği gibi, modern dünya-sistemin yaratılması, dünyanın geniş bölümlerinin Avrupalı güçler tarafından devasa ölçüde istila edilmesini ve sömürgeleştirmeni içerdi. Avrupalılar “yerli” halkları katlettiler, onları köleleştirdiler (veya zorla çalıştırılan işgücü durumuna soktular) ve ellerinden topraklarını aldılar. Bugün, hem “yerli halklar”, hem de köle halkların torunları, dünyanın birçok bölgesinde, ama en belirgin şekilde ABD ve Kanada’da, “özürler” ve “tazminatlar” için kampanyalar başlattılar. Elbette toprakların zorla ele geçirilmesi dünyanın başka bölgelerinde, örneğin İsrail/Filistin’de, (tarihsel bir soruna karşıt olarak) hala güncel bir sorun.

Özür dilemek görece ucuz ve bazı özürler sunulmuş durumda. Tazminat ise para demek. Ve eğer tazminatlar ciddi boyutlardaysa, çok miktarda paraya mal oluyorlar. Peki bunu kim ödemeli? Bariz yanıt, suçları işleyenlerin torunlarının ödemesi gerektiğidir. Fakat bu insanlar sıkça, on ya da yirmi nesil önce atalarının yaptıklarının yükünü kabul etmelerinin beklenemeyeceğini savunuyorlar. Ve ne tür tazminatlar ödenecek -(şu ya da bu biçimde) para mı, yoksa toprak mı? Toprakların sahiplerine iadesi, doğal olarak varolan dünya-sistemdeki refah dağılımını dönüşüme uğratacaktır. Ve bu topraklar kime iade edilecek? Bunlar elbette yanıtlanması güç sorular -yasal olarak güç ve ahlaki olarak güç. Yine de, bu tür tazminatların, hatta toprakla ilgili olarak, ödenmeye başlandığını görüyoruz -Kanada’da ABD’ye göre daha fazla.

Avrupa’nın Avrupa dışındaki dünyayı sömürgeleştirmesinden bile daha eski olan suçlar da var. Dini inanç adı altında işlenmiş suçlar. Roma Katolik Kilisesi bu sorunu tanımakta başı çekti. Papa II. John Paul kamuoyuna açık bir özür sürecini başlattı ve af diliyor. Kimden? Yahudilerden, Galile’ye yapılan eziyetler yüzünden dünyanın aydınlarından ve en son Ortadoks Hiristiyanlardan. Müslümanlara ilişkin sözleri o kadar dolambaçsız değildi, ama her iki dinin birbirine yaşattığı karşılıklı acıları kabul etti. Özürlerin muhattapları memnuniyet duydular, ama genellikle daha fazlasını istediler. Bazı Roma Katolikleri, hakiki inancın küçük düşürülmesi olarak gördükleri bu durum karşısında dehşete düştüler.

Bununla birlikte, neden bütün bunlar şimdi bir sorun, aslında politik bakımdan önemi giderek artan bir sorun haline geldi? Yanıtın aşikar olduğu görünüyor. Bu, modern dünya-sistemdeki değişen rapport de forces’un bir yansımasıdır. Dünyanın beyaz-olmayan nüfusunun ve daha genel olarak eziyet edilenlerin, baskı görenlerin ve dünya hiyerarşisinin alt katmanlarında köle gibi tutulanların artan politik gücünün bir işaretidir.

Bu şüphesiz iyi bir şey. Ve günahların, eski günahların, bu günahlar ne kadar eski olursa olsun itirafı, hem arındırıcıdır, hem de tarihsel olarak ögretici olabilir. Peki tazminatlar bir anlam taşıyor mu? Kötülüklerden kurtulan ve hala hayatta olanların (Nazi köle kamplarındaki işçiler, askerlerle fuhuş yapmaya zorlanan Koreli kadınlar vs.) son günlerinin acısını belki hafifletebilir. Ama kötü muameleye maruz kalmış olanların torunları üzerinde nasıl bir etkisi olacak? Bu tazminatlara bir sembol, ekonomik yeniden dağıtım ve politik bir dönüşüm olarak bakılabilir.

Bir sembol olarak tazminatlar çok değerlidir. Bunlar, önemli politik sonuçları olan ahlaki kabullenmelerdir. Aynı zamanda bir bedelleri de var. Çünkü bu amaçla vergilendirilen insanlarda muhtemelen bir mağduriyet duygusuna yol açacaktır (özellikle kendi durumları da pek iyi olmayan insanlarda). Bu aksi yöndeki mağduriyet haklı gösterilemeyebilir, ama bir gerçeklik olarak varolacak.

Ekonomik yeniden dağıtım olarak ele alındıklarında, tazminatlar muhtemelen bunu sağlamanın son derece etkisiz bir yoludur. Çünkü tazminatlar, ulaşmaları gereken insanların bir bölümü, fakat yalnızca bir bölümü için bir kazanç kaynağı oluşturacak ve büyük olasılıkla ahlaki olarak en yüksek bedeli ödemesi gereken insanlar bu süreci zarar görmeden atlatacaklar. Eğer amaç buysa, ekonomik yeniden dağıtım doğrudan politik eylemle daha iyi sağlanır.

Bu bizi son değerlendirmemize, uzun vadeli politik sonuçlara getiriyor. Bütün sorun tek başına kapitalist dünya-ekonominin kurulmasının temel eşitsizlikleri ve suçlarından kaynaklanıyor. Çözüm, sistemi küçük yamalarla onarmaktan, özür dilemekten, yeniden dağıtımdan ve erdemli uyumun dilini konuşmaktan geçmeyecek. Bundan çok daha fazlasını gerekli kılıyor.

Dolayısıyla, hakikate evet. Ve özürlere evet. Ve tazminatlar, belki. Fakat bütün bunların, mevcut dünya-sistemin dönüştürülmesinin daha geniş kapsamlı bağlamı içine yerleştirilmesi gerekiyor.

15 Haziran 2001

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage