Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

70, 15 Ağustos 2001

ÇİN’İN GELECEĞİ, DÜNYANIN GELECEĞİ Mİ?

 

 

Öyle görünüyor ki, Çin herkesin zihnini meşgul ediyor. Birleşik Devletler bugün, muhtemelen dünyanın en çok irdelenen ve tartışılan gücü. Fakat Çin oldukça yakın bir takipçi. Herkesin neden ABD üzerine düşündüğü çok açık. Ekonomik, askeri ve politik olarak dünyanın en güçlü ülkesi. Yaptığı şeyler herkesi heryerde etkiliyor. Bu yüzden politikalarının irdelenmesi, tartışılması ve analiz edilmesi son derece doğal.

Peki ya Çin? Kesinlikle, en büyük nüfusa sahip. Ve en eski uygarlık olduğunu iddia ediyor. Bunun yanında, inanılmaz bir potansiyale sahip. Fakat potansiyel bugün için gerçekliğe dönüşmüş değil. O halde Çin neden bu kadar yaygın bir şekilde irdeleniyor, tartışılıyor ve analiz ediliyor? Gerçekten de durum 50 yıl önce ve hatta on yıl önce böyle değildi. Ne değişti? Bir bakıma irdelenmesi gereken diğerlerinin düşüşü. Rusya, belki geçici de olsa, şu an için oldukça dikkate değer bir biçimde geri plana kaymış durumda. Birçok insanın gözünde Japonya’nın ekonomik zaferine biraz gölge düşmüş gibi görünüyor. Avrupa ise belirsiz bir resim gibi. ABD’nin on yıl öncesinde olduğundan daha az güçlü ve canlı göründüğü bir zamanda, her nasılsa Çin (görünürde tek başına) yükselişte görünüyor. Belki bu sadece geçici bir izlenim, ama şu anki izlenim bu.

Pekiyi, bugün Çin nedir ve kısa-orta vadede ne olacaktır? Bu, Çin hakkındaki en ilginç şey. Analizler birbirinden son derece farklı. Çin’i askeri bir güç olarak ele alın. Dünya, Çin’in askeri gücünü ciddiye almalı mı? ABD bunu yapmalı mı? Görünen o ki Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Güney Asya’daki ülkeler, Çin’i günümüzün ve geleceğin bir askeri gücü olarak ciddiye alıyor. Peki ya Birleşik Devletler?

Bush’un önerdiği Füze Savunma programının arkasında yatan motifleri incelediğimizde, ABD yönetimi kamuoyu önünde kaygılarının nesnesi olarak “haydut devletlerden” (genellikle de bilhassa Kuzey Kore kastediliyor) bahsediyor. ABD’nin diplomatik anlamda en esaslı problemi, Rusya ile arasındaki devletlerarası rekabeti kontrol altında tutmanın bir parçası olarak imzaladığı ve Rusya’nın askeri gücünün çöküşü yüzünden feshetmek istediği bir anlaşmanın varlığı. Çin, her nasılsa, Bush rejimi tarafından bu bağlam içinde değerlendirilmedi. Bununla beraber, Füze Savunma programından askeri olarak en çok etkilenecek ülkenin Çin olacağı analistler için bir sır değil. Çin’in şu an için anlamlı olan füze teknolojisi, ABD’nin bu programı yüzünden büyük ölçüde etkisiz hale gelecek. O halde, itiraf edilmese de, asıl amaç bu mu?

ABD içinde, Bush’un füzelerle ilgili teklifi üzerine süregiden tartışma, yoğun olarak böylesi bir programın teknolojik ve askeri makuliyeti etrafında dönüyor. Birçok muhalif, onun yetersiz bir savunma şekli olması anlamında Maginot Hattı’nı anımsattığını söylüyor. Bu çizgideki bir argümana tepki olarak, Richard Cummings, [ABD] Eski Haber Alma Memurları Birliğinin bir üyesi olarak The New York Times’ın editörüne, Bush planını destekleyen bir durumu aktardığı bir mektup yazdı:

 “Reagan yönetimi ‘Yıldız Savaşlarını’ Sovyet ekonomisini çökertmek için bir taktik olarak kullandı. İşe yaradı ve soğuk savaşı biz kazandık. Füze kalkanı Çin Komünist Partisine, ‘Yıldız Savaşları’nın Sovyet Komünist Partisine yaptığı şeyi yapacak. Çinliler kaynaklarını ona karşı koymak için harcamaya başladıkları anda, temel ihtiyaçlar için paraları kalmayacak ve tüm sistem çökecek.” (10 Ağustos 2001)

Bay Cumming’in mektubu gerçeğin sesi mi? ABD hükümetinin gerçek motivasyonunu mu açığa vuruyor? Ve eğer öyleyse, analizleri neye işaret ediyor? Üç şeye işaret ediyor: (1) Çin Komünist Partisinin iktidarda kalmaya devam ediyor olması gerçeğinin ABD çıkarlarına karşı bir tehdit olarak görüldüğü; (2) Çin ekonomisinin, askeri alana daha çok harcamaya “zorlanması” durumunda istikrarlı kalamayacağı, (3) Çin “sisteminin” “çöküşününün” dünya-sistemin daha genel istikrarını tehdit edebilecek bir dalgalanma yaratmayacağının yada böyle bir şey olsa bile bu dalgalanmanın küçük olacağının tahmin edildiği.

Bunların herhangi biri doğru mu? Yani, öngörülebilecek bir gelecekte Çin Komünist Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılması mümkün mü? Şu anda iktidarda olması gerçeği, birileri için “tehdit” oluşturuyor mu, oluşturuyorsa kime karşı? Artan askeri harcamalar, Çin hükümetinin istikrarının üzerine altından kalkılması olanaksız bir yük mü getiriyor? Ve eğer ABD füze programını yürürlüğe koyarsa, önümüzdeki yıllarda Çin’in daha mı çok yoksa daha mı az dostu olacak?

Her şeyden önce, Çin Komünist Partisinin gelecekteki rolünün Çin’in içinde ve dışında çokça tartışıldığına dikkat edilmesi gerekir. Başkan Jiang Zemin, geçenlerde Çin Komünist Partisinin süregiden üstünlüğünün dünyanın (öncelikle ABD’yi kastediyor) gerçekten bağrına basması ve desteklemesi gereken bir istikrarın ve ılımlılığın garantisi olduğunu öne sürdü. Dünyanın önde gelen birçok kapitalist aktörü -sadece Birleşik Devletler içinde değil, aynı zamanda Tayvan gibi sıradışı yerlerde de- onunla aynı fikirdeymiş ve hatta kendi sermaye birikimi beklentilerini böyle bir argüman etrafında inşa ediyormuş gibi görünüyor.

“Kapitalistlerin” Çin Komünist Partisi üyeliğine kabulü hakkında yakın zamanda alınmış karar tartışma konusu olmuştur. Politik olarak solda duran analistler tarafından nihayi ihanet veya Komünist ilkelerden bir kaçış olarak adlandırılan şey, ABD’de ve diğer yerlerdeki kimi analistler tarafından daha ileri bir çoğulculuğa götürecek olan “ılımlılığın” ve “yavaş değişimin” bir işareti olarak kutlanıyor. Fakat eğer beklenti buysa, neden Batı’daki herkes, bu yavaş “evrimi”, Çin rejimine Bay Cummings’in ABD hükümetinin politikası olduğunu ve olması gerektiğini öne sürdüğü bir “çöküş” empoze ederek tehlikeye atıyor. Aslında, yavaş değişimi destekleme yönündeki argüman, geniş çapta, Olimpiyatların 2008’de Pekin’de düzenlenmesi kararını onaylamak için kullanılmıştır.

Çin liderlerinin, Partinin geleceği konusunda kendine güvenli ve iyimser, ancak tedbirli olduğu izlenimini edinmek mümkün. Zamanın, yani gelecek yirmi yılın kendi taraflarında olduğuna inanıyorlar. Fakat birçok şeyin yanlış gidebileceğinin de farkındalar. Muhtemelen Kuzey Kore’nin kararlarındaki yanlışlar yüzünden bir miktar endişeliler, fakat eminim ki, ABD politikalarının ve bu nedenle de ABD jeopolitik aktivitesinin tahmin edilemezliği üzerine kaygılanmaya daha çok zaman harcıyorlar.

SSCB örneği birçoklarını, komünist rejimlerin özleri itibarıyla kırılgan olduğu varsayımına yönlendirdi. (Bu, eğer bir Komünist Parti iktidardaysa, kimse onu yerinden oynatamaz şeklindeki 50 yıllık, aynı derecede absürd varsayımdan sonra geliyor.) Bu kırılganlık analizinin dikkate almadığı şey ise Rusya’nın ve Orta ve Doğu Avrupa’nın tüm ülkelerinin aksine Çin’deki (ve Vietnam ile Küba’daki) komünist patilerin hepsinin, milliyetçi düşünceleri karşılarında değil tam tersine kendi taraflarında tuttuklarıydı. Ve yükselmekte olan Çin, dünya kapitalistleri için muazzam bir çekiciliğe sahip. Bu, öngörülmesi neredeyse imkansız anlık türbülansları olan, belirsiz bir karışım yaratıyor. Yine de, Çin’i veya şu anki rejimi kolayca manzaranın dışına itmek çok büyük bir hata olur. Öte yandan, 21. yüzyılın Çin’i artık “Doğu Kızıldır” iddiasında olan Çin değil. Bu yüzden Çin’in dünya sahnesinde daha da çok önem kazanmasının dünya için ne anlama geleceğinden emin olamayız.

15 Ağustos 2001

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage