Fernand Braudel Merkezi, Binghamton üniversitesi

http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

  

97. Yorum, 15 Eylül 2002

 “11 Eylül, Bir Yıl Sonrası”

 

11 Eylül’ün bugün neyi simgelediğini herkes biliyor. Bu tarih, Osama bin Ladin’e bağlı bir gurup insanın ABD’de dört uçağı ele geçirip New York’daki İkiz Kuleler’i yıkmayı ve Washington’un hemen dışında bulunan Pentagon’a zarar vermeyi başardıkları günü simgeliyor. Üç, dört bin insan yaşamını kaybetti. Sonuçta, Başkan Bush “terörizme karşı savaş” ilan etti ve “kesinlikle kazanacağız” dedi. Herkesi bu savaşta ABD’ye destek vermeye çağırdı ve bizimle birlikte olmayanların bize karşı olduklarını söyledi. Osama bin Ladin’in “ölü ya da diri” ele geçireceğine söz verdi.

Amerikan halkının saldırıya ani tepkisi, Başkan Bush ve yapmayı önerdiği şeyler için şimdiye kadar verilen en büyük boyuttaki desteklerden birisini vermesi oldu. Ayrıca, saldırıya uğrayan ABD’ye karşı dünyada bir sempati dalgası vardı. Pek çok kişiyi şaşırtarak, ertesi gün Le Monde’un editörden köşesinin başlığı “şimdi hepimiz Amerikalıyız” diye atılmıştı. Bush’un planını ilk uygulama eğilimi iki taraflıydı. Uluslararası areneda Bush terör karşıtı eylemler için, Taliban rejimini devirmek ve Afganistan’ın geniş bir bölümüne yerleştikleri düşünülen Al Kaide’yi yoketmek için Afganistan’a birlikler göndermek de dahil, geniş kapsamlı bir koalisyon yaratma yollu aradı. İçeride ise, güvenlik ölçülerini iyileştirmek için (en önemlisi de Amerikan hükümetine şimdiye kadar görülmemiş şekilde eylemlerinin karşısındaki yasal engellerle başetme gücü tanıyan Yurtseverlik Yasası’nın kabul edilmesi) yol aradı. Yasa Amerikan Kongresi’nden neredeyse oybirliği ile geçti.

Bush’un politikaları başlangıçta anlaşılır göründü. ABD dünya kamuoyunda zeminde duruyor gözüktü. Taliban iktidardan çok da zor olmadan askeri hareketle düşürüldü. Ve ne bin Ladin ne de Al-Kaide liderlerinin çoğu ele geçirilemedi ama “kaçıyor” göründüler. Sonra durum birden değişti. İlk olarak, ABD dikkatini başka noktaya yöneltti. Bin Ladin ve Al-Kaide’nin takibi Irak’da “yönetim değişikliği” hedefiyle beraber arka planda kayboluyor göründü. Bu hedef “terörizme karşı savaş”ın dünya çapında oluşturduğu uzlaşmayı sağlayamadı. Tam aksine, ABD hükümetinin şu anda bu konuda tamamen yalnız bırakılmadığından emin olmak için bütün gücüyle çalıştığı“beklemeden saldırı”ya karşı bir çok aykırı ses yükseliyor. Le Monde bir yıl sonra ikinci bir editörden köşesi yayınlayarak “Bir yıl öncesinin tepkisel dayanışması dünyada kimilerini hepimizin Amerikan karşıtı olduğumuza inandırabilecek bir dalgaya dönüşmekte” demekte. Bir yıl öncesine kadar kendisini hala ABD’nin yorulmak bilmez müttefiği olarak gören bir ülke olan Almanya’nın şansölyesi başa baş geçen seçim mücadelesinde, Almanya’nın Güvenlik Konseyi onaylasa bile Irak’ı istila etmek için asker göndermeyeceğini kesinlikle vurgulaması üzerine halkın desteğini kazanmakta.

Neler oldu geçen yıl? Yanıtı soruyu kime sorduğunuza bağlı. İsterseniz ABD yönetimindeki şahinler denilen ve şu anda da herşeye karar veriyor gibi görünenlerden başlayalım. Onlar size ABD’nin uzun zamandır dayandığı bir çeşit gevşek desteği kestiklerini ve -elli yıldır ilk kez- ABD’nin ulusal çıkarlarını garantiye alacak tek politikayı uyguladıklarını söyleyeceklerdir. Şahinler ABD’nin beklemeden eyleme girme hakkı bir yana bunu yapmak için ahlaki bir göreve sahip olduğuna inanıyorlar. Bunun pek çok insanı ve ülkeyi rahatsız ettiğini biliyorlar. Ama, Rumsfeld’in geçen hafta dediği gibi, eğer ABD bir şeyi yapmanın doğruluğuna karar verip yaparsa, diğerlerinin bunun doğru olduğunu göreceklerine ve sonunda da destekleyeceklerine inanıyorlar. Tek taraflılık, şahinler için, ne yanlış ne de ihtiyatsızlık, aksine aklın yolu.

Rumsfeld kimler hakkında konuşuyor? Amerikan değerlerini savunduğunu iddia eden ama tek taraflılık imajı üzerine duraklayan ve “çok taraflılık”a dönülmesini isteyenler hakkında konuşuyor: ABD’de James Baker gibi güçlü Cumhuriyetçiler, Clintoncular; diğer yerlerde ise örneğin (ABD’nin geleneksel müttefikleri olan) Kanada ve Batı Avrupa’daki herkes, İslam dünyasındaki ılımlı olarak adlandırılanlar. Rumsfeld, onların itirazlarının balon olduğuna ve ejderha alevlerini yaydığı zaman hepsinin toz olacaklarına inanıyor. Rumsfeld acaba çoğunlukla ihmal edildiklerinde onların nasıl davranacakları konusunda haklı mı? Bazı yerlerde haklı olmasına rağmen, göreceğiz. Bazıları daha şimdiden parçalanmaya başladılar ve yalnızca aynı kanıda görünüyor olabilecekleri sahte görüşmeler istiyorlar.

Eğer islam dünyasındaki ılımlılara soracak olursanız, kafalarını şahinlerin çılgınlığı üzerine sallıyor görünüyorlar. Onlar hergün gerçek ile yüzyüze yaşıyorlar. Kendi güçlerinin sınırlarını biliyorlar. Ayrıca, ABD’nin bölgedeki gücünün sınırlarını da ABD’den daha iyi biliyorlar. Onlara göre, bu biraz Samson’un tapınağı yıkması gibi. Çatının altındalar ve enkazın altında kalacaklar. Ama kendi seslerinin bugün Washington’da çok az önemi olduğunu da biliyorlar. Hiç kuşku yok, çoğu kendi kişisel kaderlerini Allah’ın ve belki de İsviçreli bankacıların ellerine bırakıyorlar.

Eğer neler olduğunu bin Ladin’e soracak olursanız, büyük olasılıkla (sanki jeo politikacıların alaycı dilini konuşurcasına) herşeyin planlara uygun yürüdüğünü söyleyecektir (bunu 96. yorumda açıklamıştım). Başkan Bush amaçlarının Ortadoğu’da demokrasiyi güçlendirmek olduğunu söylüyor. Ama bunu kendilerine gerçekten hedef olarak almış, adanmış, azınlıktaki bir gurup insan ellerini çaresizlikle ovuşturmaktalar. Ortadoğu’daki gelecek patlamadan işe yarar hiçbir demokratik rejimin çıkmayacağını biliyorlar. Tek bekleyebilecekleri, bu insanların şu anda sahip oldukları birkaç boş alanı da yok edecek olan  fanatik islamcılar ve baskıcı generaller. özgürlük değil işkence onları bekleyen.

Saddam Hüseyin kötü bir adam.  Ama bayağı uzun bir zaman boyunca ve bu zamanın büyük bir kısmında ABD, Sovyetler Birliği/Rusya ve Fransız hükümetlerinden güçlü destek almıştı. Herşey olup bittikten sonra, dünya sahnesinde önemsiz ve tarihsel olarak ihtiyatlı bir figür. Temel amacı iktidarda kalmak. İkinci amacı ise Arap dünyasını kendi liderliğinde askeri olarak güçlendirmek. İşte tam bu nedenden dolayı da ihtiyatlı.

Irak savaşının hepimiz için getirebileceği tehlikeler üç parçaya sahip: (1) gerçekliğin bir retorik yanlış anlaşılırlığını örgütleyici bir prensip haline dönüştürerek, Huntington’ın “uygarlıklar çatışması”nı yaratmaya doğru gidebilir (2) bir ihtimalle nükleer silahların kullanılmasına (ve böylece bir tabuyu yok ederek gelecekte kullanılmalarını yaygınlaştırarak) neden olacaktır (3) devletler arası sistemin 500 yıldır kaldırmaya çalıştığı “beklemeden eylem”i hukuki hale getirecektir. Ve hepsinin ötesinde görünürde, açık bir sonuç, hemen elde edilebilecek bir son olmayacaktır. Kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Ama bunu bu kadar radikal bir şekilde pahalı ödemek zorunda değiliz. Ne yazık ki, ödeyeceğiz.

 

Immanuel Wallerstein

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: iwaller@binghamton.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

 

Fernand Braudel Center Homepage